top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Futbolda Aidiyetin Aşkı, Rekabetin İntikamı Olmaz!

47 dakika önce
2 dakikada okunur

Futbolda bazı transferler yalnızca kulüp değiştirmek değildir. Geçmişle hesaplaşma, eski taraftara mesaj verme, yeni taraftara kendini kabul ettirme ve rakibe psikolojik üstünlük kurma arzularının iç içe geçtiği bir kimlik değişimidir. Kerem Aktürkoğlu'nun Benfica'dan Fenerbahçe'ye transferi de bu bağlamda sıradan bir transferin çok ötesindedir.


İnsanın bir kulübü sevmesi, kariyerini istediği adreste sürdürmesi en doğal hakkıdır. Futbolun ekonomik gerçekliği içinde formalar değişir; fakat değişmemesi gereken tek şey, insanın geçmişine ve temsil ettiği değerlere duyduğu saygıdır. Kerem'in tercihi değil, bu tercihin etrafında örülen yapay söylemler ve kurulan ilişkinin samimiyeti asıl meseledir.


İlk günlerdeki tablo manidardı. Galatasaray'a karşı biriktirilen duygular ve yeni tribünlerin gönlünü çelme telaşı... Kerem, "En şerefli kulübe geldim" çıkışıyla bağlılığını ilan etti; aylık ücretinin asgari düzeyde gösterildiği spekülasyonları ise bir ispat yarışına dönüştü. Profesyonel bir futbolcunun kulübüne sadakatini kanıtlamak için bu denli tezgâhlanmış bir tasdik yarışına girmesine gerçekten gerek var mıydı?


Dün sahada kanlı bıçaklı olduğu rakipleriyle, bugün aynı formayı giyer giymez verdiği samimi pozlar futbolun olağan akışına uygun gibi sunulsa da yaşananların bir gecede unutuluvermesi taraftar kültürünün hafızasıyla çelişir. İyi günde formayı öpmek kolaydır; asıl sınav, işler sarpa sardığında başlar.


31 Ekim'deki Göztepe karşılaşması bu sınavın sert yüzünü gösterdi. 2-1 kaybedilen maçta protesto edilen Kerem, tribünlere el kol hareketleriyle karşılık vererek daha dün kucaklaştığı kitleyle karşı karşıya geldi. Köprünün altından akan sular, coşkulu vaatleri çabuk unutturdu. Üstelik bu gerilimde, Kerem’le dostluk sahneleri oynayan takım arkadaşlarından tek bir ses bile çıkmadı; hiçbiri o sorumluluğu göze almadı.


Üstelik eleştirilerin merkezindeki Kerem’in neden kötü oynadığına dair yapılan analizler fazlasıyla sığ kalıyor. Islıklar yükseliyor ancak bu düşüşün gerisindeki taktiksel akıl, oyun anlayışı ya da sahadaki mücadele eksikliği irdelenmiyor. Kerem kötüyken takım iyi miydi? Kimse bu sorunun yanıtını aramıyor; tüm fatura tek bir oyuncuya kesiliyor. Dijital çağın ve anlık linç kültürünün dayattığı bu tek taraflı infaz, futbolcuyu yalnızlaştırırken gerçeği de perdeliyor.


Kerem'in omuzlarındaki yük, sıradan bir performans kaygısının çok ötesindedir. Galatasaray geçmişiyle hesaplaşma dürtüsü ile yeni taraftara yaranma ihtiyacı birleştiğinde, futbolcunun sırtındaki ağırlık kaçırılan her golün katbekat önüne geçmektedir. Aidiyet; yüksek sesle ilan edilen bir slogan değil, zamanla ve sabırla örülen bir tutarlılıktır.


Galatasaray'dan ayrılırken yaşadığı sarsıntının bir benzerini şimdi Fenerbahçe'de tecrübe ediyor. Her tepkide yeni bir kaçış, her başarısızlıkta yeni bir liman aramak mıdır profesyonellik?


Oysa büyük oyuncu, alkışlanan kalabalık önünde parlayan değil; eleştiri oklarının hedefindeyken de karakter koyabilendir. İrfan Can Kahveci’nin sabırla ördüğü aidiyet çizgisi de kaleci Ederson’un krizleri performansıyla göğüsleyişi de bunun en somut kanıtıdır.


Sorumluluk yalnızca futbolcuda değil, birkaç başarısızlıkta ekosistemi ateşe veren taraftar refleksindedir. Sosyal medyanın acımasız iklimi, kulüp kültürünü her geçen gün kemirmektedir.


Kerem’in önünde hâlâ bir yol ayrımı var: Ya bu krizi yeni bir kırgınlığa çevirip tükenişi seçecek ya da gürültüyü bir kenara bırakıp futboluyla yeniden güven inşa edecek. Çünkü taraftarın kalbine giden yol; sözleşmedeki rakamlardan, süslü cümlelerden veya tribünlere oynanan ucuz jestlerden değil; zor günde sergilenen mertlikten geçer.


Bir futbolcu formasını değiştirebilir; ancak yeni formasındaki aidiyetini, eski formasına duyduğu intikam hissiyle kanıtlayamaz. Kerem’in asıl sınavı ezeli rakibe karşı oynayacağı maç değil; tribünlerin üzerine yürüdüğü o karanlık günde sahada kalabilme iradesidir.

Yorumlar


bottom of page