top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Stadyum mu İnşa Edeceğiz, Geleceği mi?

7 dakika önce
7 dakikada okunur

Bugün UEFA Euro 2032 finaline ev sahipliği yapma potansiyeli bulunan bir stadyum tartışması Fenerbahçe Spor Kulübü ile veya değil Türkiye'nin spor ekonomisine, şehircilik anlayışına ve sürdürülebilirlik iddiasına tutulmuş bir ayna olabilir.


Bu stadyum tartışmasına ne yalnızca politik, ne yalnızca ekonomik, ne de yalnızca romantik bakmak gerektiğini düşünüyorum. Tüm değerlendirme ve kriterlerin kentsel gerçeklik ve sürdürülebilir gelecek kaygılarından kopuk olmaması gerekir.


Yalnızca teknolojik özellikleri, ekonomisi bakımından değil; lokasyon seçimi, ulaşım bağımlılığı, futbol dışı etkinlikler ve kentsel ortamı ile ilişkileri açısından da tüm veriler analiz edilip iklime duyarlı, kentle bütünleşik ve çok işlevli tasarım ve işletme uygulamalarına yönelinmelidir.


Beyaz fil,  kısa vadede belirli bir politik veya ekonomik çekicilik gösteren ancak proje yaşam döngüsü boyunca doğru bir şekilde analiz edildiğinde, aslında verimsiz, mali açıdan sürdürülemez veya gelecek nesiller için faydasız olduğu ortaya çıkan yatırımları ifade etmek için kullanılan yaygın bir ifadedir.  Spor tesislerinde beyaz fil vakasına örnek olarak göstermekte bir çekince duymadığım Atatürk Olimpiyat Stadyumu, 2002 yılında açıldığından bu yana iki Şampiyonlar Ligi finaline ve çok sayıda önemli futbol karşılaşmasına ev sahipliği yaptı. Ancak yaklaşık 116 milyon dolarlık ilk yapım harcamasının üzerine altyapı, yenileme ve yılllık 1,5 milyon USD bakım ve işletme maliyetlerini de koyduğumuzda, 24 yılda yatırımın kendisini geri ödeyip ödemediğini sorgulamak gerekiyor. Kamuya açık, stadyuma özgü yıllık işletme giderleri ve birikimli gelir-gider dökümü bulunmadığından kesin bir yatırım geri dönüşü hesaplayamıyoruz. Fakat burada asıl sorun, 75–80 bin kişilik devasa bir tesisin yılın kaç günü gerçek anlamda ekonomik değer ürettiği. İki Avrupa finali uluslararası prestij sağlar; fakat tek başına sürdürülebilir bir işletme modeli oluşturmaz. 


Küresel spor endüstrisi ve ekosisteminde artık stadyumlar yalnızca maç günü yaşayan, nefes alan yapılar olarak tasarlanmamalı. Spor; gayrimenkul, turizm, konaklama, medya, eğlence, teknoloji ve enerji sektörleriyle bütünleşen devasa bir ekonomik yapıya dönüşüyor.


Biz genelde spor ekonomisini profesyonel branşlar, ligler, gelirler, giderler şeklinde global ölçekte 500 milyar USD’ye ulaşan hatta bazı kaynaklara göre aşan bir figür olarak konuşuyor olsak da Dünya Ekonomik Forumu'nun Ocak 2026'da yayımladığı araştırmaya göre sporla ilişkili geniş küresel ekonominin büyüklüğü 2,3 trilyon USD. Bu rakam yalnızca profesyonel sporun doğrudan gelirlerini değil, bağlantılı ekonomik faaliyetleri de kapsıyor. Bu hacmiyle dünyanın 8. büyük endüstrisinden bahsediyor olduğumuza dikkatinizi çekmek isterim. Bu devasa pastanın yaklaşık 672 milyar dolarını spor turizmi ve spor odaklı gayrimenkul geliştirme, 614 milyar dolarını spor malzemeleri ve perakende sektörü, 560 milyar dolarını bireysel spor katılımı ve sağlık harcamaları oluşturmaktadır. Geri kalan kısım ise spor medyası, beslenme ve giyilebilir teknolojiler gibi bağlantılı alanlardan üretilmektedir.


Dolayısıyla yeni veya yenilenen stadyum konusunda tartışmamız gereken mesele 65 bin mi, 75 bin mi, 80 bin mi koltuk kapasitesi değil, bu yatırımın 365 gün boyunca ne kadar ekonomik değer üreteceği ve bu değerin ne kadarının kulübe, ülke futbol endüstrisine, kente ve topluma yansıyacağı.


Tartışmaların merkezinde sıkça Avrupa’dan örnekler verilerek kıyaslamalar yapılıyor. Bugün Real Madrid'in Santiago Bernabéu Stadyumu'nu konuşurken çoğunlukla yaklaşık 1,5 milyar Euro üzerinde yenileme yatırımına odaklanıyoruz. Oysa asıl ders, stadyumun mimarisinden, tasarımından çok, arkasındaki şehircilik anlayışında.


Madrid, 1941 yılında hazırlanan Bidagor İmar Planı'yla kentin kuzeye doğru büyümesini, Castellana ulaşım aksını ve çevresindeki yapılaşmayı birlikte ele alıyordu. Bu imar planına göre 1944 yılında projelendirilen ve tasarlanan Santiago Bernabéu Stadyumu 1947'de açıldığında bugünkü yoğun kent dokusu henüz oluşmamış olsa da o yıllardan günümüze kadar 1941 imar planlarına sadık kalındı.


Türkiye'nin özellikle 1950'lerden itibaren hızlanan göç, plansız yapılaşma, imar afları ve yetersiz altyapı yatırımlarıyla şekillenen kentleşme deneyimi günümüzün gerek kültürel gerek sosyal gerek ekonomik temel sorunlarında başı çekmektedir. Kadıköy ve Beşiktaş gibi gelişmiş, Türkiye’nin kişi başına millî gelirin en yüksek olduğu ilçelerde bile bazı sokaklara ambulans, itfaiye gibi acil müdahale araçlarının girmekte zorlanması bunun en somut örneklerindendir.  Bugün stadyum meselesi olarak tartışmaya açılan konunun temelinde de nüfus hareketlerini ve yapılaşmayı yönetecek kalıcı bir planlama kültürü oluşturamamış olmamız yatmaktadır.


Bugünkü Fenerbahçe Chobani stadyumunun bugün üzerinde yükseldiği Papazın Çayırı alanında  1908 yılında Union Club Sahası olarak açıldı; sonradan İttihatspor Sahası olarak anıldı. Sahanın Milli Emlak'tan Fenerbahçe tarafından kiralanmasıyla birlikte 25 Ekim 1929'da adı Fenerbahçe Stadyumu olarak değiştirildi. 1933 yılında, dönemin Fenerbahçe Başkanı Şükrü Saracoğlu'nun girişimleri ve Mustafa Kemal Atatürk'ün de yaptığı 500 TL'lik bağışın katkısıyla stadyum arazisi satın alınmış; böylece Fenerbahçe Türkiye'de stat mülkiyetine sahip ilk kulüp olmuştur. Fenerbahçe, 1933 yılında satın aldığı stadını büyütmek ve yenilemek istiyordu. Ancak 1960 askerî darbesinin ardından kulübün kendi bütçesiyle bu büyüklükte bir inşaatı tamamlaması imkânsız hâle geldi. Kulüp yönetimi ile devlet arasında yapılan anlaşma neticesinde stadyum arazisinin mülkiyeti, Fenerbahçe'ye 70 yıllık kullanım hakkı verilmesi şartıyla Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğüne devredildi ve kamunun yenileme maliyetini üstlendiği lakin ödenek yetersizliği dolayısıyla inşaatının bir türlü tamamlanamadığı,  Fenerbahçe’nin 17 yıl boyunca evinden uzak geçirdiği 1982 yılında nihayete eren döneme girildi. 1999-2006 yılları arasında kademeli olarak yerinde dönüşümle bugünkü hâlini aldı. Bu kronolojide şehir planlama, ulaşım aksları açısından yapılması gerekenler gerek yerel gerek genel yönetimler tarafından yapılamadı.


Fenerbahçe Stadyumu zamanla çevresindeki yoğun yapılaşmanın ve ulaşım baskısının ortasında sıkışırken, Mecidiyeköy'deki Ali Sami Yen Stadyumu benzer sorunların yanında ekonomik ömrünü tamamlayan yapısı ve arsanın Merkezi İş Alanı içerisinde kalması ile oluşan yüksek gayrimenkul değeri nedeniyle yerini yeni bir projeye bıraktı ve stadyum 2011 yılında Seyrantepe’ye taşındı. İnönü Stadyumu yani Dolmabahçe'nin çevresinde yoğun kentleşmeye rağmen başka bir mekânsal gerçeklik vardı. Bir tarafında Boğaz, diğer tarafında Dolmabahçe Sarayı'nın tarihî ve koruma altındaki kamusal alanları ve kentin önemli ulaşım bağlantıları çevredeki yapılaşmayı bütünüyle engellemese de stadyumun doğrudan bitişiğinde yoğun bir yapılaşma kuşağı oluşmasını sınırladı ve güncel ismi ile Tüpraş Stadyumu yerinde kapasite artırımı ile modernleşen yapıya dönüşebildi..


İngiltere’de 2024 yılında mülkiyeti Roundhouse Capital Holdings Limited, daha bilinen ismi ile The Friedkin Group’a geçen Everton 1892'den beri kullandığı Goodison Park'tan ayrılarak Liverpool'un eski liman bölgesinde yaklaşık 53 bin kişilik yeni stadyumuna taşındı. Yatırım yalnızca futbol değil; turizm, istihdam, ticaret ve kullanılmayan bir liman alanının yeniden canlandırılması üzerine kuruldu.


Milano'da ise AC Milan ve Inter'in yeni ortak stadyum projesi, yaklaşık 281 bin metrekarelik kentsel dönüşüm alanını spor, eğlence, ticaret ve kamusal yaşamla bütünleştirmeyi hedefliyor. AC Milan taraftarlarının San Siro, Inter taraftarlarının ise Giuseppe Meazza olarak andığı mevcut stadyumun geleceği de bu nedenle yalnızca sportif değil, ekonomik, sosyal ve kültürel bir tartışmanın ekseninde şekilleniyor.


AC Milan'ın bugüne kadarki en yüksek maç günü geliri olan 2023/24 sezonundaki 82,3 milyon Euro ile Inter Milan’ın 2024/25 sezonundaki 103,6 milyon Euro geliri bir araya getirildiğinde toplam yalnızca 185,9 milyon Euro ulaşıyor.


Bu tutar, Real Madrid'in 2025/26 sezonundaki toplam stat gelirinin ancak yarısına karşılık geliyor. Ayrıca Manchester United'ın 2024/25 sezonunda elde ettiği 190,7 milyon Euro maç günü gelirinin de altında kalıyor. Burada dikkat çekici olan, gelir farkının seyirci sayısının düşüklüğünden kaynaklanmaması. Pandemi sonrasında her iki Milano kulübü de maç başına düzenli olarak 73.000'in üzerinde taraftarı stada çekmeyi başardı. Bu rakamlar Avrupa'nın en yüksek seyirci ortalamaları arasında yer alıyor.


Asıl sorun eskimiş altyapı. Mevcut stat; yüksek gelir grubuna yönelik özel tribünler, kurumsal ağırlama hizmetleri, ticari faaliyetler ve maç dışı etkinlikler açısından sınırlı imkânlar sunabiliyor.


Yeni ve modern bir stat, her iki kulübün de Avrupa'nın önde gelen takımlarıyla arasındaki gelir farkını azaltmasını sağlayabilir. Ancak önemli bir ayrıntı var. Yeni stadın yaklaşık 71.500 kişilik kapasitesi, hem mevcut stadyumdan hem de iki kulübün son dönemdeki ortalama lig seyirci sayılarından daha düşük olacak.


Dolayısıyla yeni stadın temel gelir fırsatı, daha fazla seyirci ağırlamak değil; koltukların gelir potansiyelini artırmak olacak. Proje kapsamında ticaret ve eğlence alanları, ofisler, oteller ve kamusal alanlar da bulunacak. Amaç, hem maç günlerinde hem de diğer günlerde gelir yaratabilecek bütünleşik bir ekonomik yapı oluşturmak.


Madrid ve Barcelona tarihî stadyumlarını dönüştürüyor; Milano aynı bölgede yeni bir stadyumla kentsel dönüşüm planlıyor; Roma ise başka bir bölgede yeni bir ekonomik değer kazanabilecek potansiyele sahip bir cazibe merkezi kurmaya hazırlanıyor. Demek ki dünyada tek bir doğru stadyum modeli yok. Doğru karar, taşınmak ya da kalmak değil; hangi seçeneğin kulübe, kente ve topluma daha fazla sürdürülebilir ekonomik ve kentsel, kültürel, sosyal değer ürettiğini hesaplamak diyebiliriz. Belirleyici olan karşılaştırmalı ekonomik, çevresel ve kentsel etki analizidir.


Amsterdam'daki Johan Cruyff ArenA çatısında kurulu olan solar enerji sistemi toplam 4.200 adet panelden oluşmaktadır.. Güneş panellerinin ürettiği bu elektrik ağırlıklı olarak ikinci el elektrikli araç bataryalarından oluşan  3 Megawatt (MW) güç çıkışına ve toplam 8,6 Megawatt-saat (MWh) depolama kapasitesine sahip devasa bir süper batarya sistemine aktarılıyor.  Sistem sadece stadyumun etkinlik günlerindeki yoğun enerji talebini karşılamakla kalmayıp; ihtiyaç fazlası üretilen yeşil enerjiyi Amsterdam şebekesine geri besleyerek stadyum çevresindeki binlerce evin temiz enerji kullanmasını sağlıyor. Aynı stadyum Atlanta Mercedes Benz Arena gibi çimlerin bakımı için ihtiyacı olan sıvı gübreyi stadyum atıklarından üretiyor. Bu ve bunun gibi örnekler sürdürülebilirliğin yalnızca çevre duyarlılığı olmadığını gösteriyor. Enerji ve su tasarrufu, atıkların yeniden değerlendirilmesi ve düşük karbon salınım hedefli ulaşım, aynı zamanda uzun vadeli işletme maliyetlerini etkileyen ekonomik tercihler olarak günümüz modern dünyasında karşımıza çıkıyor.


9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya'da düzenlenecek COP31 öncesinde sürdürülebilirlikten bu kadar söz ediyorsak, neden bu tartışmayı söylemden çıkarıp Fenerbahçe ile veya Fenerbahçe’siz somut bir projeye dönüştürmeyelim? Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı öncülüğünde; Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Futbol Federasyonu, yayıncı kuruluş, kamu ve özel bankalarla, halka açık özel sektör ve kamu şirketlerimizin katılımıyla bir Yeşil Stadyum ve Karbon Finansmanı Fonu oluşturalım.


Bu fon; bağımsız denetime, şeffaf kaynak yönetimine ve ölçülebilir çevresel hedeflere dayansın. Güneş enerjisi, enerji depolama, su geri kazanımı, atık yönetimi ve toplu taşımayla bütünleşmiş altyapıyı finanse etsin. Doğrulanmış emisyon azaltımları, mevzuatın izin verdiği ölçüde karbon kredisi geliri de yaratabilsin. Böylece hafriyattan çatı kaplamasına inşaat ve yapı malzemeleri sektörü de bu projenin finansmanına karbon emisyonları kadar dahil olsun. İnşaat sektörünün küresel karbon salımındaki payının %35-40 arasında olduğunu düşündüğümüzde sanırım buradaki karbon kredisi matematiğini daha iyi anlamış oluruz.


Böylece yalnızca bir futbol stadyumu değil, Türkiye'deki diğer spor tesislerine ve hatta turizm ve gayrimenkul geliştirme projelerine de örnek olacak bir sürdürülebilirlik modeli geliştirebiliriz.


Türkiye'ye bir sürdürülebilirlik mirası bırakalım. COP31'in en güçlü mesajı bir konuşma değil, dünyanın örnek göstereceği somut bir eser olsun. Bu yaklaşım eminim ki İstanbul’u UEFA Euro 2032 finali adaylığında da muhtemel rakiplerimiz Milano ve Roma’nın birkaç adım önüne taşıyacak ve mutlu sona ulaştıracaktır.


Bugün bu fikir birçoğumuza son derece ütopik geliyor olabilir, ama 1874 yılında Stephen Fryer anaerobik sindirim teknolojisi ile gıda atıklarından enerji üretebilme fikrini ortaya atmasaydı 2010 yılında Atlanta Mercedes Benz Arena sıfır atık hedefine ulaşamaz, Ajax Johan Cruyff Arena çimlerin bakımı için sıvı gübreyi stadyum atıklarından üretemezdi. 1883 yılında Charles Fritts fotovoltaik enerji üretimi fikrini ortaya atmasaydı bugün solar enerji panelleri ile enerjisini üreten stadyumları konuşamazdık.

Yorumlar


bottom of page