top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Gençlerbirliği: Mazisinden Gelen Harçlar, Dağılmaya Yüz Tutmuş Bir Yapı mı?


Türk futbolunun içinde bulunduğu genel karamsarlığın bir yansıması, bugün Ankara’nın en köklü kulübü Gençlerbirliği’nde yaşanıyor. Yıllardır altyapısıyla, duruşuyla, kültürüyle “örnek kulüp” olarak anılan bu çınar, şimdi kendi içinde yaşanan çekişmeler, mali darboğaz ve yönetim krizleriyle sarsılıyor.

 Bir süre önce kaleme aldığım bir yazıda, Gençlerbirliği’nin yeni başkanı Osman Sungur için “Değişen göz her şeyi değiştirir” demiştim. Çünkü Sungur, zor bir dönemde elini taşın altına koymuş, borç batağındaki kulübü yeniden ayağa kaldırmak için hem vizyon hem de inanç ortaya koymuştu. O günlerde ziyaret ettiğimde, aklında tek bir soru vardı: “Bu kulübü nasıl ayağa kaldırabiliriz?”

Ve bunu başardı da. Uzun yıllar sonra Gençlerbirliği, Süper Lig’e yeniden yükselme başarısını gösterdi. Sungur’un önderliğinde, maziden gelen o güçlü harç yeniden yoğrulmuş, camiada bir umut doğmuştu. Ancak hikâyenin devamı ne yazık ki umut kadar parlak olmadı.

Bir Başkan, 22 Yönetici ve Bitmeyen Çekişme

Osman Sungur’un oluşturduğu 22 kişilik yönetim kurulu, ilk başta bir birlik görüntüsü vermişti. Ancak bu birliktelik, kulüp tarihine geçecek bir “tek adamın fedakârlığı” hikâyesine dönüştü. Çünkü o dönemde, kulübün finansal yükünü omuzlayan neredeyse tek isim Sungur’du. Diğer yöneticilerin maddi katkısı sembolik düzeyde kaldı.

Sadece dünyaca ünlü tenor Murat Karahan’ın Otokoç üzerinden sağladığı forma sponsorluğu dışında ciddi bir finansman desteği yoktu. Sungur, cebinden para koyarak kulübü yaşatmaya çalıştı. Ancak her mali kriz, beraberinde yeni bir kırılma getirdi.

Sezon öncesinde yapılan kongrede, Süper Lig’e çıkaran başkan sıfatıyla yeniden güven tazeledi. Fakat ligin başlamasıyla birlikte sonuçlar kötü gelmeye, kulüp içinde huzursuzluk fısıltıları duyulmaya başladı. Murat Karahan istifa etti. Transfer politikaları eleştirildi.

Ve bir sabah, Osman Sungur’un istifa haberi medyaya yansıdı.

Kendisiyle konuştuğumda bu istifanın bir “iç darbe” sonucu olmadığını söyledi. Ama doğrusu, ben o açıklamaya tam olarak inanmadım. Çünkü kısa süre içinde yönetim içinden biri “başkan”, diğeri “başkanvekili” olarak göreve geldi ve birkaç hafta sonra yeniden seçim kararı alındı.

Kulübün içinde, sessiz ama derin bir fay hattı oluşmuştu.

Başkan, başkanvekili, asbaşkan arasında sürtüşmeler…

YouTube kanallarında yapılan karşılıklı açıklamalar…

Bir yanda eski başkan Niyazi Akdaş ve Arda Çakmak’ın yeniden göreve davet edilmesi, diğer yanda “bakın kimse aday olmuyor” diyerek tek adaylık için zemin hazırlıkları…

Tüm bu tablo, “kulüp yönetimi” kavramının sınırlarını zorlayan bir dağınıklığa işaret ediyor.

Bir Kulübü Ayakta Tutan Sadece Para Değildir

Gençlerbirliği, tarih boyunca “parasıyla değil, ilkeleriyle” anılan bir kulüp olmuştur. Ancak bugün gelinen noktada ne para kalmış ne de ilke birliği.

Yeni başkan Mehmet Kaya’nın göreve gelmesiyle birlikte teknik direktör Hüseyin Eroğlu ile yollar ayrıldı, yerine Volkan Demirel getirildi. Altyapıda bazı yapısal hamleler yapıldı ama hiçbir adım, kulübün köklü mali ve kültürel sorunlarını çözmeye yetmedi.

1 milyar lirayı aşan borç yükü, yöneticilerin kendi içindeki güven erozyonu ve her kafadan çıkan farklı sesler…

Böyle bir ortamda hangi teknik direktör, hangi vizyon, hangi planlama başarıya ulaşabilir?

Bugün Gençlerbirliği’nde herkes bir şey söylüyor ama kimse kulübün geleceğine dair net bir yol haritası çizemiyor.

Küçük olsun, benim olsun anlayışı, kulübün köklerine kadar işlemiş durumda.

Churchill ve De Gaulle’ün Sofrası

Tam da burada, tarihten bir anekdot geliyor aklıma.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün davetlisi olarak Élysée Sarayı’nda ağırlandığında, sofradaki zengin peynir çeşitlerine hayran kalır ve sorar:

— “Fransa’da kaç çeşit peynir var?”

De Gaulle, gururla yanıtlar:

— “Tam 265 çeşit.”

Churchill tebessüm eder:

— “265 çeşit peyniri olan bir ülke, savaşta yenilemez.”

De Gaulle’ün cevabı ise tarihe geçer:

— “Ama yönetilemez de! 265 farklı peyniri olan bu ülkeyi kim yönetebilir ki?”

Bugün bu diyalog, Gençlerbirliği’nin yaşadığı durumu anlatmak için adeta biçilmiş kaftan.

Her biri kendince haklı, her biri kendi doğrusunu savunan yöneticiler, eski başkanlar, camia mensupları…

Ama bir türlü “ortak akıl”da buluşamayan bir yapı.

Yönetilemez Bir Noktaya mı Geliyoruz?

Şimdi, ay sonunda yapılacak olağanüstü genel kurul öncesi herkes aynı soruyu soruyor:

Bu kulübü kim yönetecek?

Daha önemlisi: Bu kulüp, artık yönetilebilir mi?

Bugün ortada ne güçlü bir ekonomik plan ne de camiayı birleştirecek bir vizyon var. 50–100 delegeyle yönetim üzerinde etkili olmaya çalışan küçük gruplar, kulübün enerjisini emiyor. Dedikodu, güven eksikliği ve kişisel çıkarlar, bir zamanların saygın Gençlerbirliği ruhunu gölgede bırakıyor.

Ve belki de en acı tarafı şu:

Gençlerbirliği, bir dönem Türk futboluna karakter kazandıran, altyapısıyla milli takıma oyuncu yetiştiren o kimliğini hızla yitiriyor.

Bu tabloyu izlerken ister istemez o meşhur söz geliyor akla:

“Mazisinden gelen harçları yoğurup yeni bir şekil mi alacak Gençlerbirliği, yoksa yönetilemez bir yapıya mı dönüşecek?”

Cevabı, belki de bu kongreden sonra, Beştepe’deki sessiz tribünlerde yankılanacak.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page