top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Fransa’ya Yenildik, Ama Asıl Ders Başka

6 dakika önce
3 dakikada okunur


Fransa karşısında alınan 1-0’lık yenilginin ardından ilk bakışta söylenecek çok şey var. Ancak maçın tamamına baktığımızda, skorun bize anlattığıyla sahadaki oyunun anlattığı arasında önemli bir fark olduğunu düşünüyorum.

Türkiye, Fransa karşısında ezilmedi.


Tam tersine, fiziksel mücadeleden kaçmayan, oyunun içinde kalan, rakibine geniş alanlar bırakmamaya çalışan bir takım izledik. Fransa gibi bireysel kalitesi çok yüksek bir takım karşısında uzun bölümlerde kora kor bir mücadele vardı.


Nitekim Zinedine Zidane’ın maç sonrasında Türkiye’ye yönelik olumlu sözleri de bunu doğrular nitelikteydi. Zidane, Türk takımının iyi oynadığını ve fiziksel açıdan güçlü olduğunu vurgularken, Fransa’nın da oyun planından kopmadığını ifade etti.


Montella’nın maç sonrasındaki değerlendirmesi ise bizim açımızdan daha tanıdık bir noktaya işaret ediyordu: Mücadele vardı, fiziksel direnç vardı, ancak en ufak bir hatanın bile böyle maçlarda cezalandırılabileceği gerçeği vardı.


İşte maçın özeti belki de tam olarak burada.


İyi mücadele ediyoruz ama kritik anlarda yaptığımız küçük hatalar hâlâ çok pahalıya mal oluyor.


Gol yine nereden geldi?

Fransa’nın attığı gole biraz daha yakından baktığımızda, karşımıza yeni bir hikâye çıkmıyor.

Türkiye geriden oyun kurmaya çalışırken top kaybediyor. Fransa ise savunmamız henüz tam olarak yerleşmeden geçiş hücumuna çıkıyor. Top Olise üzerinden Mbappé’ye ulaşıyor ve dünyanın en etkili hücum oyuncularından biri olan Mbappé, ceza sahasında bulduğu fırsatı gole çeviriyor.


Mbappé’nin vuruşundaki kaliteyi elbette teslim etmek gerekiyor.


Ama asıl soru başka:

Mbappé o pozisyona neden bu kadar rahat girebildi?


Çünkü mesele yalnızca Mbappé’nin attığı gol değil. Mesele, topu kaybettiğimiz andaki savunma dengemiz.


Bu durumun ligde de benzer örneklerini görüyoruz. Savunmadan çıkarken yapılan bir pas hatası, ardından geçiş savunmasının yeterince hızlı yapılamaması ve rakibin savunma yerleşmeden yakaladığı boşluk…


Modern futbolda geriden oyun kurmak yanlış değil. Hatta doğru uygulandığında takımın en önemli silahlarından biri.


Fakat bunun bir şartı var:

Topu kaybettiğiniz anda ne yapacağınızı da bilmek zorundasınız.


Top kaybından sonra ilk birkaç saniye bazen bütün maçın kaderini belirliyor. Fransa karşısında da böyle oldu.


Türkiye geriden çıkarken topu kaybetti. Fransa çok hızlı oynadı. Biz savunma dengesini tam kuramadan Mbappé pozisyona girdi.


Sonrası kalite…

Gol.

Peki kötü müydük?

Hayır.


Bence maçın hakkını teslim etmek gerekiyor.


Fransa’ya karşı 1-0 kaybetmekle, Fransa karşısında ezilerek 1-0 kaybetmek aynı şey değil.

Türkiye’nin ortaya koyduğu mücadele, bu seviyedeki takımlarla baş edebileceğine dair önemli bir göstergeydi.


Ancak artık yalnızca “iyi mücadele ettik” demek de yetmemeli.


Çünkü milli takımın geldiği noktada beklenti biraz daha yukarı çıktı.


Artık soru şu:

Fransa ile mücadele edebilir miyiz?

Evet.

Bunu gördük.


Şimdi ikinci soruya cevap vermemiz gerekiyor:

Fransa gibi takımlara karşı mücadele ederken maçı kazanacak olgunluğu gösterebilir miyiz?

Bunun için de küçük hataları azaltmak gerekiyor.


Mücadele tamam, sıra detaylarda

Montella’nın söylediği “100 dakika konsantrasyon” meselesi burada önem kazanıyor.


Büyük takımlar size çok fazla fırsat vermez. Siz de onlara çok fazla fırsat vermemelisiniz.


Hele karşınızda Mbappé gibi bir oyuncu varsa…

Bir anlık dengesizlik, bir pas hatası, bir saniyelik konsantrasyon kaybı, bütün iyi oyununuzu gölgede bırakabiliyor.


Türkiye’nin Fransa maçında en önemli kazanımı, “Biz bu seviyede oynayabiliriz”duygusuydu. En önemli eksiği ise yine tanıdık bir problem:

Golü fazla kolay yedik.


Bu nedenle bu maçtan ne gereğinden fazla karamsar ne de gereğinden fazla iyimser sonuç çıkarmak gerekir.


Zidane’ın Türkiye’ye yönelik övgüsü değerli. Montella’nın oyuncularının mücadelesine dikkat çekmesi anlaşılır.


Gazetecilerin ve yorumcuların “Türkiye iyi mücadele etti, maçın sonucu farklı olabilirdi” değerlendirmeleri de sahadaki görüntüyle büyük ölçüde örtüşüyor.


Ama futbolun acı bir gerçeği var:

İyi oynamak her zaman kazanmak için yetmiyor.


Özellikle üst düzey maçlarda…Orada bir sonraki aşamaya geçmeniz gerekiyor. Hatanın sayısını azaltacaksınız.


Top kaybından sonra savunma dengenizi koruyacaksınız.


Ve önünüze gelen fırsatı gole çevireceksiniz. Türkiye-Fransa maçının bize verdiği mesaj bence tam olarak bu.


Mücadele gücümüz var.

Cesaretimiz var.

Bu seviyede oynayabileceğimizi gördük.


Şimdi geriye kalan, oyunun ayrıntılarında biraz daha acımasız, biraz daha dikkatli ve biraz daha kaliteli olmak.


Çünkü Fransa karşısında gördüğümüz şey şu:

Türkiye artık rakibinden korkmuyor.

Ama rakibine de gereksiz hediyeler vermemeli.


10 KİŞİ KALDIK, EKSİK KALMADIK!

Uğurcan’ın kırmızı kartıyla 10 kişi kaldığımızda maçın bütün dengesi değişti.

Artık hesap kitap yoktu.


Türkiye bütün riskleri alarak ileri çıktı. Fransa da bulduğu boşluklarda hızlı hücumlarla karşılık verdi. Oyun bir anda hızlandı; top bir ceza sahasından diğerine gitmeye, mücadele sertleşmeye başladı.


Tam anlamıyla kaotik bir bölüm başladı.

Ama bu kaosun içinde Türkiye’nin ne istediği çok netti:

Gol!


10 kişi kalmış olmamıza rağmen geri çekilmedik. Arda Güler’in önderliğinde rakip ceza sahasına daha fazla gitmeye başladık. Arda topu her ayağına aldığında hücum yeniden şekillendi. Fransa savunmasını zorladık, seken topların peşine düştük, bütün hatlarımızla golü aradık.


Sahada bir kişi eksiktik ama mücadelede eksik değildik.


Hatta son bölümde öyle anlar oldu ki, eksik olan tarafın Türkiye olduğunu unutacak kadar rakip kaleye yüklendik.


Bir gol bulsak maçın bütün hikâyesi değişecekti.

Fakat olmadı.

Son pas…

Son vuruş…

O son dokunuş…

Bir türlü gelmedi.


Ve düdük çaldığında geriye şu cümle kaldı:

10 kişi kaldık, ama mücadeleden hiç düşmedik.


Keşke o mücadelenin karşılığını tabelaya da yazdırabilseydik.

Yorumlar


bottom of page