Kolektif ve Bireysel Travmaların Futbol Sahnesi
x
Buradasınız >> Ana Sayfa HABERLER & MAKALELER Genel Prof. Dr. Fuat Tanhan Kolektif ve Bireysel Travmaların Futbol Sahnesi

Kolektif ve Bireysel Travmaların Futbol Sahnesi

123w423

Prof.Dr.Fuat Tanhan- 4 Ocak 2026 Futbol, iki takım arasındaki basit bir mücadele olmanın çok ötesine uzanan, toplumun bilinçdışı süreçlerinin ortaya çıktığı psikolojik bir ritüeldir.

Bu ritüel, aynı zamanda hem kolektif hem de bireysel düzeyde travmaların tetiklendiği, işlendiği ve hatta zaman zaman yeniden üretildiği karmaşık bir psikanalitik sahneye dönüşür.

Futbol sahası ve tribünler, bu işlevleriyle kritik bir İmgesel Sahne görevi görür. Bu sahne, toplumsal ve bireysel hafızada birikmiş, genellikle doğrudan ifade edilemeyen veya bastırılmış travmatik gerilimleri hem yansıtır, hem de dönüştürmeye çalışır. Dolayısıyla, burada sahnelenen yalnızca yüzeysel bir sportif rekabet değildir; aynı zamanda derinlerde yatan tarihsel hafızayı, toplumsal belleği, bireysel ezilmişlikleri ve kimliksel kırılmaları temsil eden bir gösteridir.

Futbol kulüplerinin taraftar profilleri ve bu taraftarların tezahüratları, sıklıkla şehirlerin veya belirli toplulukların kimlik mücadelesi, ekonomik eşitsizlik algısı ya da merkez ile çevre arasındaki tarihsel ve sosyolojik gerilimlerle doğrudan iç içe geçmiştir. Bu fenomen yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir; dünyanın her yerinde futbol sahaları, toplumsal ve siyasi gerilimlerin sembolik muharebe alanlarına dönüşür. İtalya'da Roma ile Lazio arasındaki "Derby della Capitale", aynı şehri paylaşan ancak tarihsel olarak farklı sosyo-politik ve sınıfsal kimlikleri temsil eden iki topluluğun çatışmasıdır. Benzer şekilde, İspanya'da Real Madrid ile Barcelona arasındaki "El Clásico", yüzyıllara dayanan merkez-çevre, Kastilya-Katalonya geriliminin sahnelendiği bir arenadır. Bu örnekler, kolektif bir "biz" duygusunun inşasının, kaçınılmaz olarak bir "öteki", hatta zaman zaman bir "düşman" yaratmaya dayandığını gösterir. Bu düşman, sadece sportif bir rakip değildir; ait olunan topluluğun sınırlarını çizen, kimliği keskinleştiren ve tanımlayan vazgeçilmez bir unsurdur. Galibiyet, bu "öteki" karşısında üstünlüğün tescili ve kimliğin teyididir. Mağlubiyet ise yalnızca bir puan kaybı değil, sembolik düzeyde kimliğin aşağılanması ve edilgenleştirilmesidir. Futbol, bu haliyle, sadece bireylerin değil, hayali cemaatlerin de birbirlerine arzularını, korkularını ve nefretlerini yansıttıkları -psikolojik bir savunma mekanizması olarak işlev gören yansıtmalı özdeşime- ayna sahneye dönüşür. Bu bağlamda, bir takımın “sistem takımı” olarak damgalanması veya bir diğerinin “daima haksızlığa uğrayan mazlum” anlatısı, salt sportif bir tartışmanın sınırlarını aşar. Bu anlatılar, kolektif bilinçdışında derin izler bırakmış mağduriyet, dışlanmışlık ve adaletsizlik duygularının sembolik bir alana, yani futbola aktarılmasıdır.

Bu dinamiklerin yoğunluğu ve karakteri, toplumdan topluma büyük farklılıklar gösterir. Bu fark, toplumların genel refah düzeyi, gelir dağılımı adaleti, tarihsel travmaların derinliği ve bireylere tanınan özgürlük alanı ile doğrudan ilişkilidir. Daha eşitlikçi, sosyal devletin güçlü olduğu, bireysel ve kolektif travmaların kurumsal yollarla işlenebildiği, özgürlük alanlarının nispeten geniş olduğu toplumlarda, futbol daha çok bir "oyun" ve "eğlence" karakteri taşıyabilir. Örneğin, İskandinav ülkelerinin liglerinde veya Almanya'nın Bundesliga'sında tribünlerdeki ifadeler ve rekabetin dozu, genellikle daha yapıcı ve sportif çerçevede kalma eğilimindedir. Futbol, toplumsal gerilimlerin tek ve en şiddetli boşalım kanalı değildir. Buna karşılık, gelir dağılımı adaletsizliğinin yüksek, sınıfsal ayrımların keskin, kolektif tarihsel travmaların (savaşlar, darbeler, ekonomik krizler, etnik gerilimler) yoğun ve kronik olduğu, bireyin kendini ifade etme kanallarının sınırlı olduğu toplumlarda, futbol sahnesi muazzam bir sembolik yük altına girer. Türkiye, Meksika, Kolombiya, Brezilya veya Arjantin gibi ülkelerde futbol, sadece bir spor değil, adaletsizliğe karşı bir isyan, kimlik mücadelesinin cephesi, toplumsal statü ve itibar kazanmanın neredeyse tek meşru yolu halini alır. Bu liglerdeki rekabet, kaçınılmaz olarak daha şiddetli, daha duygusal ve daha "ölüm kalım" tonundadır. Çünkü saha, gündelik hayatta çözüme kavuşturulamayan, katlanılmaz Gerçek'in tüm baskısını taşır. Bu ülkelerde futbolcular yalnızca sporcu değil, toplumsal arzunun ve özlemin taşıyıcıları; kulüpler yalnızca spor kuruluşları değil, aidiyet ve kimliğin en güçlü kaleleri; maçlar da yalnızca müsabakalar değil, sembolik bir varoluş savaşının ritüelleridir.

Bu kolektif ve tarihsel zemin, bireysel travmaları olan insanlar için son derece karmaşık ve güçlü bir çekim alanı yaratır. Travmatize olmuş birey, gündelik yaşamda taşıdığı psikolojik yükü -dışlanma, yetersizlik, aidiyetsizlik, kayıp- stadyumun simgesel dünyasında sembolik bir dışavuruma tabi tutar. Takımla kurulan total, neredeyse kayıtsız şartsız özdeşleşme, Lacan’ın İmgesel düzeninde işleyen bir süreç olarak, parçalı ve travmatize olmuş benliği, geçici süreliğine “bütün” ve “güçlü” bir kolektif benliğin parçası haline getirir. Buradaki arzu, sadece galibiyet değildir; bu kolektif beden aracılığıyla “tanınmak”, “kabul edilmek” ve varlığını hissettirmektir. Gol anında yaşanan coşku ve katarsis, sadece bir skor değişikliği değil, bireyin içsel çaresizlik ve yenilgi duygularına karşı elde edilmiş sembolik bir zaferdir. Bu an, psikanalitik bir metaforla ele alındığında, kale fileleri yırtılan hymene dönüşür; tüm süreç sembolik bir penetrasyon ve nihayetinde bir ejakülasyon olarak yaşanır. Şampiyonluk, bu eril gücü ve hazzı stadyumların fiziksel sınırlarının ötesine taşır, hazzın günlerce hatta haftalarca süren bir kutlamayla yaşanmasına olanak tanır. Bin bir gece masallarındaki gibi kırkgün kırk gece süren bir düğün ve festival çılgınlığı yaratır. Her galibiyet ve şampiyonluk, bilincin geri çekildiği, id’in boyunduruğu altında hazzın doruklarına çıkıldığı bir anlam taşır. Ancak bu katarsis son derece kırılgandır. Yenilgi, özellikle de adaletsiz addedilen bir yenilgi, yalnızca bir maç kaybı olarak değil, bireyin taşıdığı temel güvensizlik ve haksızlığa uğrama travmalarını tetikleyen yeni bir travmatik deneyime dönüşür. Her mağlubiyet, takımı, taraftarı ve yığınları, galibiyet sonrası elde edilen eril hazzın edilgen bir nesnesi konumuna indirger. Şampiyon olamamak ise yalnızca bu kutlamalardan mahrum kalmak değil, aynı zamanda bilinçdışında rakibin haz nesnesine dönüşmeyi kabullenmek anlamına gelir. Bilinçdışı süreçlerde bu durum alçaltıcı ve inciticidir. Nitekim dünyada ve Türkiye’de sıkça görülen, tek bir maç sonucunun toplumsal bir infiale veya derin bir kolektif melankoliye dönüşmesi, bu psikanalitik dinamikle açıklanabilir.

Bu süreçte, eril kimliğin inşası sıklıkla "dişil"in edilgenleştirilmesi ve aşağılanması üzerinden ilerler. Futbolun geleneksel olarak "erkek" ve "güçlü" ile özdeşleşen yapısı, sadece sahada değil, bu spora dair tüm söylem ve pratiklerde kendini gösterir. Tribünlerde zaman zaman patlak veren, ırkçı, cinsiyetçi ve ayrımcı söylemlere varan nefret dili, yalnızca rakibe yönelik anlık bir tepki değildir. Daha ziyade, bu dil, daha büyük, tanımlanamaz ve katlanılmaz olan toplumsal Gerçek’in travmatik baskısından doğan bir dışavurumdur. Lacancı psikanaliz ışığında, bu tür patlamalar, Sembolik düzenin (fair-play kuralları, hukuk, medeni davranış normları) bu kaotik ve aşırı enerjiyi kanalize etmekte yetersiz kaldığı, dolayısıyla Gerçek’in bastırılamaz bir şekilde sınırları zorladığı anlardır. Burada deneyimlenen, saf bir “haz” (jouissance) değil, acı ile hazzın iç içe geçtiği, toksik ve yıkıcı bir “haz-acı” (jouissance) halidir. Bu enerji yalnızca sahaya değil, futbolun tüm ekosistemine yayılır. Bu durum, futbolun sadece bireysel değil, yapısal, kültürel ve tarihsel düzeylerde de ırkçılık ve milliyetçilik gibi olguların sahnelendiği bir alan olduğunu göstermektedir.

Futbolcular, bu psikanalitik ekonominin merkezinde özel ve ikircikli bir konuma sahiptir. Onlar, toplumsal arzunun odaklandığı imkansız nesneler, yani Lacan’ın tabiriyle objet petit aolarak, “fakir mahalleden çıkan milyoner” miti aracılığıyla hem bir kurtuluş fantazisini hem de sistemin sözde adilliğini ve açıklığını temsil ederler. Ancak bu imgesel ve yüceltilmiş konum, onları aynı zamanda muazzam bir psişik tehdit altına sokar. Sahadaki her hareketleri, medyanın ve seyircinin amansız, hiç bitmeyen bakışı altında aşırı yüklenmiş bir anlam taşır. Sakatlanma korkusu, sadece fiziksel bir risk değil, Lacancı Gerçek’in -yani bedensel bütünlüğün, kimliğin ve kariyerin anlık ve kesin yok oluşunun- somut tehdididir. İşte tam da bu nedenle, gol sevinciyle sergilenen aşırı, bazen açıkça cinsel metaforlarla yüklü fallik gösteriler, bu yok olma tehdidine karşı atılmış bir iktidar, direniş ve kalıcılık ilanıdır.

Türkiye futbolunda patlak veren doping, bahis, şike, özel hayatın ifşası veya şiddet skandalları, bu psikanalitik yapının çatladığı ve Sembolik Düzen'in geçici olarak askıya alındığı anlardır. Bu patlamalar farklı biçimler alır. Örneğin, bir şike skandalı, futbolun temel kurallarının ve adalet duygusunun tamamen hiçe sayıldığı, arzunun saf bir kazanç veya iktidar hırsına dönüştüğü bir durumu gözler önüne serer. Bu, sadece sportif bir ihlal değil, ahlaki sınırların da ötesine geçen, haz ve güç arzusunun hasta bir biçimde (Lacan'ınjouissance kavramında olduğu gibi) dizginlenemediği bir çöküştür. Benzer şekilde, bir futbolcunun ya da kişinin özel hayatının ifşası, onu bir birey ve sporcu olmaktan çıkarıp, seyircinin ahlaki yargısının ve kontrolsüz cinsel merakının (skopofili) nesnesi haline getirir. Bu anda, medya ve taraftarın yarattığı kahraman imgesi paramparça olur ve futbolcu/kişi, toplumun utanç ve ayıp alanında konumlanan bir skandal figürüne dönüşür.Uyuşturucu kullanımı iddiaları da bu çerçevede okunabilir. Dayanılmaz performans baskısı, kimlik karmaşası veya içsel boşluk gibi psikolojik acılardan (yine katlanılmaz Gerçek'ten) kaçmak için girilen, Sembolik Düzen'in kesinlikle yasakladığı bir "aşırı haz" arayışıdır. Bu yasaklı "aşırı haz", aslında dayanılmaz gerçeklerden kaçış ve unutma çabasının tehlikeli bir dışavurumudur. Tüm bu skandallar, futbolun yalnızca bir oyun olmadığını açıkça ortaya koyar. Onun, toplumsal ve bireysel çatışmaların, bastırılmış arzuların ve kolektif kimlik mücadelelerinin provasız sahnelendiği; yerleşik düzenin, ahlakın ve iktidarın sınırlarının sürekli test edildiği canlı bir sosyolojik ve psikanalitik saha olduğunu gösterir.

Freud’un “Uygarlığın Huzursuzluğu”nda tarif ettiği gibi, uygarlık süreci bireyden içgüdüsel dürtülerini bastırmasını ve kanalize etmesini ister. Uygarlık, id’e karşı verilen bir bedeldir. Bu bağlamda, futbol stadyumu ilk bakışta, bu bastırılmış dürtülerin -şiddet, rekabet, zafer tutkusu- kontrollü ve güvenli bir şekilde serbest bırakılabildiği, toplumsal barışın sürdürülmesine hizmet eden bir “güvenlik supabı” gibi görünebilir. Ancak Türkiye örneğinde açıkça görüldüğü üzere, toplumsal Gerçek’in travmatik baskısı çok yoğun olduğunda, bu supap işlevini yitirebilir. Stadyum, mevcut toplumsal gerilimleri arındıran ve sağaltan bir katharsis alanı olmaktan çıkıp, bu gerilimleri daha da şiddetlendiren ve yeniden üreten bir mikrokozmos haline gelir. Sonuçta futbol, Türkiye’nin toplumsal ruh halinin ve kolektif bilinçdışının hem bir yansıması hem de onu şekillendiren aktif bir failidir. O, kolektif ve bireysel travmaların sembolik bir dilde ifade bulduğu, ancak aynı sembolik dilin bazen bu yaraları daha da derinleştirdiği, sürekli ve diyalektik bir dansın sahnesidir.

Bu analiz, futbolun Türkiye'deki işlevini kökten yeniden tanımlar. Onu, salt bir spor veya eğlence olmanın ötesinde, modern Türkiye'nin kolektif bilinçdışının sahnelendiği canlı bir sahne olarak çerçeveler. Bu sahnede, toplumsal travma karmaşık ve tekrarlayan ritüeller aracılığıyla hem yeniden yaşanır hem de dönüştürülmeye çalışılır. Dolayısıyla, futbol bu süreçleri izleyip yorumlayabildiğimiz oranda kritik bir kültürel metne dönüşür.

                    linkedin-logo Paylaş                        Flipboard -logo Paylaş

Bu İçerik  15  Defa Okunmuştur
 

futbolekonomihakkimizdabanner2

esitsizliktanitim

aksartbmmraporbanner

Yazarlarımızın Son Yazıları

Doç. Dr. Kutlu Merih
Doç. Dr. Kutlu Merih
Doç. Dr. Deniz Gökçe
Doç. Dr. Deniz Gökçe
Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu
Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu
Murat  Başaran
Murat Başaran
Mete İkiz
Mete İkiz
Hüseyin Özkök
Hüseyin Özkök
Ömer Gürsoy
Ömer Gürsoy
Neville Wells
Neville Wells
Kenan Başaran
Kenan Başaran
Prof. Dr. Ahmet Talimciler
Prof. Dr. Ahmet Talimciler
Prof. Dr. Lale Orta
Prof. Dr. Lale Orta
Müslüm Gülhan
Müslüm Gülhan
Tuğrul Akşar
Tuğrul Akşar
Av. Hüseyin Alpay Köse
Av. Hüseyin Alpay Köse
Doç. Dr. Recep Cengiz
Doç. Dr. Recep Cengiz
Dr. Ahmet Güvener
Dr. Ahmet Güvener
Av. Arman Özdemir
Av. Arman Özdemir
Dr. Tolga Genç
Dr. Tolga Genç
Tayfun Öneş
Tayfun Öneş
Dr. Bora Yargıç
Dr. Bora Yargıç
Alp Ulagay
Alp Ulagay
Dr. Sema Tuğçe Dikici
Dr. Sema Tuğçe Dikici
Prof. Dr. Fuat Tanhan
Prof. Dr. Fuat Tanhan
Prof. Dr. Turgay Biçer
Prof. Dr. Turgay Biçer

Kimler Sitede

Şu anda 1244 konuk çevrimiçi

İstatistikler

İçerik Tıklama Görünümü : 55489529

raporlaranas

kitaplar aksar

1

futbol ekonomi bulten

fesamlogobanner

ekosporlogo


Futbolun ekonomisi, mali, hukuksal ve yönetsel kısmına ilişkin varsa makalelerinizi bize gönderin, sizin imzanızla yayınlayalım.

Yazılarınızı info@futbolekonomi.com adresine gönderebilirsiniz. 

 

futbolekonomisosyal2

 

sosyal1