Maç Sonrası Futbol Proğramları ve Demeçler-İmgesel Gerilimden Yapisal Gerçeğe
Prof.Dr.Fuat Tanhan – 11 Ocak 2026 Maç sonrası futbol programları ve yöneticilerin demeçleri çağdaş bir futbol kültürünü anlamak için kritik bir inceleme alanı oluşturur.
Prof.Dr.Fuat Tanhan- 4 Ocak 2026 Futbol, iki takım arasındaki basit bir mücadele olmanın çok ötesine uzanan, toplumun bilinçdışı süreçlerinin ortaya çıktığı psikolojik bir ritüeldir.
Prof.Dr.Fuat Tanhan Spor müsabakaları çoğu zaman toplumsal barış ve kaynaşma potansiyeli taşısa da, 16 Aralık 2025 tarihinde Soma Spor ile Bursaspor arasındaki TFF 2'nci Lig karşılaşmasında yaşananlar, bu potansiyelin trajik bir şekilde nasıl tersine dönebildiğini gözler önüne sermiştir.
Modern Futbolda Psikolojik Faktörlerin Stratejik Yönetimi- Futbolda Başarının Gizli Anahtarı
Prof.Dr.Fuat Tanhan 17 Aralık 2025Futbolcuların kişilik özellikleri, biyolojik yatkınlıklar ile çevresel faktörlerin etkileşimiyle şekillenen ve oyuncunun saha içindeki düşünce, duygu ve davranışlarını belirleyen temel yapılardır.
-Türkiye Futbolunun Kısır Döngüsü ve Çıkış Arayışı-
Türkiye futbol gündemi, her hafta sahada doksan dakika boyunca süren teknik, taktik ve insani mücadelenin ilkesel boyutunu öne çıkarması gerekirken, tartışmalı kararların uzun uzun ve anlamsız biçimde konuşulduğu bir tiyatro sahnesine dönüşüyor. Bu durumun en çarpıcı örneği, geçen hafta Beşiktaş JK ile Gaziantep FK arasında oynanan maçta yaşanan ve yüzlerce stratejik hamleyi gölgede bırakan, sonuçlanmayan bir penaltı pozisyonuydu. Bu an, tek bir maçın ötesinde, Türkiye futbol ekosistemindeki kronik bir sorunun simgesi olarak okunmalıdır. Galatasaray-Fenerbahçe derbisindeki maç sonrası açıklamalardan, "dört büyükler" dışındaki kulüplerin sürekli mağduriyet iddialarına kadar uzanan bu olgu, futbolu bir spor olmaktan çıkarıp onu kolektif bir "hakem sendromu" ve sürekli bir suçlama kültürünün içine hapsediyor. Bu zehirli döngü, oyunun gerçek karmaşıklığını, zevkini, heyecanını ve öngörülemez sonuçlarını perdeleyerek, futbolu besleyen psikolojik, sosyal ve idari temelleri kemiren derin bir yapısal soruna işaret ediyor.
Aynı zamanda, son yıllarda giderek güçlenen bahis odaklı yaklaşımın Türk futbolunda yeni ve tehlikeli bir eşiğe işaret ettiğini görmek gerekir. Bu yaklaşım, taraftar-tüketiciyi ve oyunun tüm paydaşlarını futbolun doğal, organik akışından koparıyor; sporu özünde var olan öngörülemezlik ve heyecandan uzaklaştırarak, her şeyin hesaplanabilir bir risk ve istatistik yönetimine indirgendiği bir mecraya sürüklüyor. Bu dönüşüm, futbolu kültürel bir miras ve kolektif bir heyecan alanı olmaktan uzaklaştırıyor. Onun yerine, başta maddi kazanç olmak üzere çeşitli kişisel beklentileri karşılamak için kullanılan, araçsallaştırılmış bir yapıya dönüştürüyor. Bu da, futbolun içinde debelendiği zehirli kısır döngüyü besleyerek onu daha da derinleştiriyor ve çıkılması güç bir bataklık haline getiriyor.
Bu sendromun altında, profesyonel futbolun doğasında var olan ama Türkiye bağlamında aşırı yoğunlaşan bir "travmatik korku kültürü" yatmaktadır. Futbol, fiziksel olduğu kadar psikolojik sınırların da test edildiği bir performans ekosistemidir ve başarı, kronik stresi yönetme kapasitesiyle yakından ilintilidir. Spor psikolojisi araştırmaları, motivasyon, öz-yeterlilik ve sorumluluk gibi psikolojik faktörlerin performansla anlamlı ve güçlü bağlantılarını ortaya koyar. Ne var ki Türkiye futbolundaki ortam, bu temel ihtiyaçları sistematik olarak baltalar. Her hatanın kamusal alanda görünür olduğu ve sosyal medya linçlerine dönüşebildiği bu bağlam, gerçekçi olmayan yüksek standartlar, acımasız öz-eleştiriyle tanımlanan mükemmeliyetçilik ve başarısızlık korkusu ile yoğrulur.
Bu yoğun korku hali, beynin mantıklı düşünme ve yaratıcı karar almadan sorumlu prefrontal korteksini devre dışı bırakarak, sporcunun fiziken sahada olsa da zihnen "donmasına" yol açar. Sürekli eleştiri ve güvensizlik ortamında, yetenekli oyuncular bile kendi yeterliliklerinden şüphe etmeye başlar; bu "Dunning-Kruger Etkisi"nin hayat bulduğu bir psikolojik dinamiktir. Her futbolcu yapabileceğinden çok daha azını yapabileceğine inanır. Oysaki kendisine inanıldığı ölçüde, rahat hissettiği ve kendisine güven duyulduğu bir ortamda her futbolcu yaptığında çok daha fazlasını ortaya koyabilme potansiyeline sahiptir. Futbolcunun yeteneğini sergileyemediği ya da sergilemekten kaçındığı bir arenaya dönüşür futbol sahası. "Yetersizim" inancı, içsel motivasyonu yok ederek sporcuyu tükenmişliğe ve yetenek erozyonuna sürükler. Bu ruh hâlinin derinleşmesinde, özellikle bahis kültürünün yarattığı sürekli kazanç beklentisi ve risk algısının da payı büyüktür. Sporcu performansının artık kolektif bir heyecanla değil, risk hesaplarıyla izlenmesi, başarısızlığın ekonomik sonuçlara bağlanması, psikolojik baskıyı daha da artırmaktadır.
Bu dayanılmaz psikolojik baskıdan korunmak için tüm sistem, otomatik savunma mekanizmalarına başvurur. Futbol ekosistemindeki aktörlerin -yöneticiler, teknik ekip, medya ve taraftarlar-başarısızlıkları sürekli olarak "hakem", "şanssızlık" veya sistemik bir "komplo" gibi dış faktörlere yansıtması bu mekanizmanın tipik bir örneğidir. Bu "hakem sendromu", basit bir şikayet değil, derinlemesine işleyen bir kaçınma mekanizmasıdır. Kısa vadeli şampiyonluk ve Avrupa başarısı baskısı altında ezilen kulüpler için, uzun vadeli planlama yapmak ve zayıf taktik, form düşüklüğü gibi rahatsız edici içsel gerçeklerle yüzleşmek yerine, suçu sahaya dışarıdan dahil olan bir faktöre, yani hakeme yönlendirmek çok daha kolay ve acısız bir yoldur.
Bu yansıtma ve inkar, kısa vadede kolektif hayal kırıklığını hafifletse de, uzun vadede sorumluluk almayı, gerçekçi öz-eleştiriyi ve yapıcı öğrenmeyi imkansız kılar. Daha da vahimi, sürekli haksızlık iddiaları ve güvensizlikle kuşatılan hakem camiasında, "birine kırk defa deli dersen deli olur" sözünde olduğu gibi, bir "kendini gerçekleştiren kehanet" oluşur. Bazı hakemlerin ve futbolcuların bahis skandalları gibi zaafiyetleri, tüm sistemi sorgulatan bir kurumsal krize dönüşür. Federasyonun bu krizi şeffaf, yapısal ve adil adımlarla aşamaması, güvensizliği daha da körükler ve artık her teknik hata, derin bir şüphenin parçası olarak okunur hale gelir. Bu ortamda hakemler yalnızca teknik baskıyla değil, sürekli eleştirilme ve her maçtan sonra üzerlerine yönelen yoğun baskı politikasıyla da mücadele eder hâle gelir. Karar vermekte tereddüt etmeleri, risk almaktan kaçınmaları, saha içi yönetim zaafiyetlerinin artması tam da bu korku ikliminin ürünüdür. Baskı altındaki hakemin vereceği her karar, teknik açıdan değil, psikolojik sıkışmışlık açısından okunur hâle gelmiştir.
Bu zehirli döngünün en ağır bedelini ise sahada oynayan futbolcular ve hakem öder. "Hakem skandalı" beklentisiyle oynanan her maçın, maçta yapılacak her insani doğal hatanın dışsal bir nedenle açıklandığı bu ortam, sporcular için, hakemler için travmatik bir baskı alanı yaratır. Spor psikolojisi, zihinsel sağlık sorunları ile sakatlanma riski arasında bir bağ olduğunu gösterir ve Türkiye'deki bu ekosistem, bu riski katbekat artırır. Hakem hatalarının çoğu da, futbolcularının yeteneklerinin sergileyemedikleri her pozisyon bu ekosistemin bir ürünüdür. Futbolcu, sadece rakibiyle, hakem sadece maç atmosferinin zorluklarıyla değil, kendi sisteminin ürettiği devasa kaygı ve stresle de mücadele etmek zorundadır; bu da yaratıcılığını, risk alma yeteneğini, karar verme cesaretini ve nihayetinde performansı baskılar.
Sonuç, derin bir yabancılaşmadır: Sporcu, hakem, kendi emeğine, oyunun doğal akışına ve en nihayetinde kimliğine yabancılaşır. Oyun, içsel bir tutku olmaktan çıkıp dışsal baskılar ve ekonomik çıkarlar tarafından tanımlanan bir göreve dönüşür. Bu yabancılaşma sadece oyuncularla ve hakemle sınırlı değildir; taraftar da kolektif bir heyecanın öznesi olmaktan çıkıp, bir "tüketiciye" veya bahis oynayan bir "risk yöneticisi"ne dönüşür. Sporun özündeki bilinmezlik ve heyecan, hesaplanabilir bir riske indirgenir. Değerlerin erimesi ve tek değer olarak maddi başarıya yapılan vurgu, bu yabancılaşmayı besler ve bahis skandalları da bu sürecin doğal ve trajik bir sonucu olarak görülebilir. Böylece futbolun öngörülemezliği, bilinmezliği ve kolektif coşkusu kaybolur; yerini maddi çıkarlara dayalı bir beklenti ekonomisi alır. Bu dönüşüm, oyunun ruhunu adım adım aşındırır.
Bu kısır döngüden bir çıkış yolu mümkündür. Bu yol, travmatik korku kültürünün yerini "psikolojik güvenlik" kültürünün almasından geçer. Bu, sporcuların, hakemlerin hata yapma korkusu olmadan fikirlerini ifade edebildiği, zayıf yönlerini paylaşabildiği bir ortamdır. Bunun için somut adımlar atılmalıdır: Kulüpler, fiziksel antrenman kadar yapılandırılmış psikolojik hazırlık programlarını rutin hale getirmeli, bu programlar motivasyon, öz-yeterlilik, duygual zeka ve stres yönetimini geliştirmeye odaklanmalıdır. Futbol federasyonu benzer bir oluşumu hakemler için hayata geçirmelidir. Teknik direktörler, sadece taktik veren figürler olmaktan çıkıp, güven inşa eden ve açık iletişimi teşvik eden liderler haline gelmelidir. Her maç sonrası, rakip takım ve hakemler hakkında konuşmaktan vazgeçmelidirler. Her kulüpte, tam zamanlı çalışan ve sadece kriz anlarında değil, proaktif olarak performansı optimize eden lisanslı spor psikologlarının/psikolojik danışmanların bulunması bir zorunluluk olmalıdır. Destek sistemleri tüm sporcular ve hakemler için kapsayıcı, erişilebilir ve kültürel olarak duyarlı olacak şekilde tasarlanmalıdır. Yapısal düzeyde ise TFF ve kulüpler, bahis skandalları gibi krizleri şeffaflık ve hesap verilebilirlikle aşarak güveni yeniden inşa etmeli, kısa vadeli transfer politikaları yerine yerli akademi ve genç oyuncu gelişimine odaklanmalıdır. Futbol, kısır döngülerin sergilendiği, sürekli maçtaki pozisyon hatalarınınkonuşulduğu bir gündemden kurtulmalıdır. Güvenin inşa edildiği, uzun vadeli sürdürülebilir bir sporekosistemi olarak ele alınmalıdır.
Ligde yer alan her futbol takımının kendisinin haksızlığa uğradığını düşündüğü bir ortamda sistematik olarak haksızlığa uğrayan bir takım yoktur. Böyle bir ortamda, istatistiksel olarak anlamlı bir sistematik haksızlıktan ziyade, doğal insani hatalar söz konusudur ve güven duyulan bir sistemde bu hatalar zaman içinde dengelenecektir. Ancak güvenin tamamen aşındığı, başarısızlığın sürekli dışsallaştırıldığı bir ortam, hastalıklı bir fenomene dönüşür ve herkesin mağdur, her başarısızlığın bir komplonun ürünü olduğu kısır bir söylem üretir. Bu döngüyü kırmanın anahtarı, korku ve suçlama kültüründen uzaklaşıp, psikolojik güvenliği, bütünsel refahı ve spor bilimini merkeze alan yeni bir paradigmaya geçiştedir. Futbolun karmaşık gerçekliği, insani değerler ve kolektif ruh, ancak böyle bir ortamda cesur ve dürüst bir şekilde yeniden konuşulabilir. Bu dönüşüm, sadece sportif başarıyı değil, futbolun toplumsal dokudaki anlamını ve sunduğu insani hazzı da geri kazandırarak, onu anlamını yitirmekten kurtaracaktır.
Prof. Dr. Fuat Tanhan – 7 Aralık 2025 Futbol, fiziksel mücadelenin ötesinde, sporcuların psikolojik sağlamlığını da derinden sınayan bir alandır. Futbolda psikolojik travma, sanıldığından çok daha yaygın ve ciddi bir gerçektir. Bu travmalar, sporcunun kariyerini, ruh sağlığını ve hatta özel hayatını tehdit edebilir. Travma kaynakları çeşitlidir; ciddi bir sakatlık, kariyeri sonlandırabilecek bir fiziksel yaralanma, bunun tekrarlayan anıları ve uzun rehabilitasyon sürecinin yarattığı çaresizlik hissi ilk örneklerdir. Sporcunun bedenine duyduğu güven sarsılır ve gelecek korkusu belirgin hale gelir. Performansla ilgili travmatik olaylar da sık görülür: bir final maçında kaçırılan penaltı, kendi kalesine atılan bir gol veya kritik bir hata, medya ve taraftar baskısıyla birleştiğinde derin bir utanç, suçluluk ve sosyal izolasyon duygusu yaratabilir. Sürekli başarısızlık veya küme düşme tehdidi ise kronik bir stres ve özgüven kaybına yol açar.
Sosyal ve çevresel faktörler de travmaya neden olabilir. Taraftar şiddeti, ağır tehditler, sosyal medyada linç kampanyaları ve aileye yönelik tacizler sporcuyu derinden yaralayabilir. Daha nadir ama çok daha ağır olan, saha içinde bir takım arkadaşının veya rakibin ciddi bir sağlık krizi geçirmesine veya vefatına tanık olmak gibi olaylar da derin izler bırakır. En ağır travma kaynaklarından biri, maalesef bazı gençlik akademilerinde yaşanabilen duygusal, fiziksel veya cinsel istismar vakalarıdır. Antrenör veya yönetim kaynaklı travmalar ise sürekli aşağılanma, baskıcı iletişim, mobbing ve kişilik haklarını hiçe sayan kontrolcü bir ortamda şekillenir.
Bu tür deneyimler yaşayan bir futbolcuda, Travma Sonrası Stres Bozukluğu'na benzer belirtiler görülebilir. İstemsiz tekrarlamalar, yani olayla ilgili rahatsız edici anılar, kabuslar veya sahada o anı tekrar yaşıyormuş gibi hissetmek (flashback'ler) sık karşılaşılan durumlardır. Sporcu, travmayı hatırlatan her şeyden kaçınmaya başlar: sosyal medyayı kapatabilir, maç analizlerini izlemeyi bırakabilir, sahadan ve antrenmandan uzak durma isteği duyabilir. Zihninde "Ben değersizim", "Her şey benim hatam" veya "Kimseye güvenemem" gibi olumsuz inançlar yer eder ve utanç, suçluluk, korku ve donukluk hisleriyle boğuşur. Ayrıca aşırı uyarılma hali ortaya çıkar; kolay irkilme, sürekli tetikte olma, öfke patlamaları, uyku problemleri ve konsantrasyon güçlüğü yaşanır. Bu dikkat dağınıklığı, sakatlık riskini de artırır.
Travmanın performans üzerindeki etkisi yıkıcı olabilir. Fiziksel olarak, travma stres hormonu kortizol seviyelerini kronik olarak yükselterek kas onarımını yavaşlatır, enerjiyi düşürür ve bağışıklık sistemini zayıflatır. Bilişsel düzeyde ise beynin "savaş, kaç ya da don" tepkisi devreye girer. Bu durum, yüksek düzey düşünme, taktiksel karar verme, yaratıcılık ve ince motor becerileri (şut, pas) kontrol eden prefrontal korteksi devre dışı bırakır. Sonuç olarak sporcu saha içinde adeta "donabilir". İçsel motivasyon tükenir, spora ve takıma karşı ilgi kaybı yaşanır ve sporcu, destek sistemlerinden ve takım arkadaşlarından uzaklaşarak sosyal olarak içine kapanabilir.
Bu noktada spor psikolojisi devreye girmeli ve kulüpler harekete geçmelidir. İlk adım, travmanın tanınmasıdır. Antrenörler, yöneticiler ve tüm personel, psikolojik travmanın bir zayıflık değil, ciddi bir psikolojik yaralanma olduğunu anlamalı ve belirtileri tanımak için eğitilmelidir. Travma yaşayan sporcuya yaklaşım, güven verici, yargılamayan ve dinleyen bir psikolojik ilk yardım şeklinde olmalıdır. Öncelik, onun kendisini güvende hissetmesini ve kontrol duygusunu geri kazanmasını sağlamaktır. Profesyonel yardım ise şarttır. EMDR, Travma Odaklı Bilişsel Davranışçı Terapi veya Somatik Deneyimleme gibi özel terapiler, bu alanda oldukça etkilidir. Süreç mutlaka bir spor psikoloğu, klinik psikolog veya psikiyatrist rehberliğinde yürütülmelidir. Travma sonrası sahaya dönüş, tıpkı fiziksel bir sakatlık sonrası olduğu gibi, kademeli, hassas ve kontrollü bir planla gerçekleştirilmelidir. En önemlisi, koruyucu bir kültür inşa edilmelidir: kulüplerde açık iletişim, saygı ve psikolojik sağlamlık desteklenmeli, her türlü istismar ve aşırı baskıya karşı sıfır tolerans politikası benimsenmelidir.
BİR AHLAKİ ÇÖKÜŞÜN PSİKOLOJİK ANATOMİSİ: Sistemler, Arzular ve İnsan Doğası
Prof. Dr. Fuat Tanhan - 16 Kasım 2025Batılı bir ülkedeki düzen karşısında duyulan "Burada kimse yere çöp atmıyor" hayreti, yüzeysel bir kıyaslamadan öte derin bir arayışın işaretidir; asıl soru "Neden bizde bu düzen yok?" sorusuna evrilir ve bu sorgulama, toplumsal ahlak mekanizmalarını anlama yolunda kritik bir içgörü sunar.Bu sorgulama, yalnızca basit bir kıyaslama değil, toplumsal ahlak mekanizmalarının işleyişini anlama çabasının önemli bir göstergesidir.
Arthur Schopenhauer'un belirttiği gibi,"Arzu, tüm acıların kaynağıdır."İnsanın sınırsız istekleri ve doyumsuzluğu, Thomas Hobbes'un da işaret ettiği üzere, onu doğal halinde "acımasız" bir varlık haline getirebilir. İşte tam da bu noktada, kurallar ve sistemler devreye girer. Hobbes'un "Leviathan"ı, bu kontrolsüz insan doğasını ancak güçlü ve adil bir sistemin dizginleyebileceğini öne sürer. Nitekim yurt dışında yere çöp atmayan birinin kendi ülkesinde aynı kuralı çiğnemesi veya bir hakemin kendi maçına bahis oynaması, kişisel ahlaktan ziyade, içine düşülen "sistem sarmalının" bir sonucudur.
Kırık Camlar ve Öğrenilmiş Davranışlar
Kurallar, toplumsal düzeni sağlamak için vardır ve gereklidir.Ancak uygulanmadıklarında tam tersi bir etki yaratır, düzeni bozar. Güçlüyü daha güçlü, zayıfı ise daha korunaksız yapar. Asıl olan, kuralların çokluğu ya da azlığı değil; kuralların dengeli ve tutarlı bir biçimde uygulanmasıdır. Platon'un "Devlet"inde vurguladığı gibi, iyi yönetim, yöneticilerin kendi koydukları kurallara bağlı kalmasıyla mümkündür. Bir Alman atasözünün "Güvenmek iyidir, kontrol etmek daha iyidir" uyarısı da bu gerçeği pekiştirir.
Gelişmiş ülkelerdeki düzen; sağlam kurumlar, etkin denetim, adil yaptırımlar ve kurallara uyumu normalleştiren toplumsal bir mutabakatın ürünüdür. Bu sistem, kuralların sayıca çokluğuna değil, işlerliğine odaklanır. Hatta bir yerde kuralların aşırı detaylandırılması ve çoğalması, genellikle o kuralların temelde işlemediğinin bir göstergesidir. Sistem, bireye sürekli ve güvenilir bir biçimde şu mesajı verir: "Kurallara uymak senin için en mantıklı, en güvenli ve en doğru yoldur.Türkiye'de ise bu mesaj çoğu zaman "Kurallar esnetilebilir"e dönüşür.Kırık Cam Teorisi, bu kopukluğu anlamak için aydınlatıcıdır: Onarılmamış bir kırık cam, atılmış bir çöp veya cezasız kalan küçük bir ihlal, topluma "Burada kurallar önemsenmiyor" mesajı verir. Bu küçük ihlaller, Sosyal Öğrenme Teorisi ile de uyumlu şekilde, zamanla daha büyük yozlaşmalar için zihinsel bir zemin oluşturur. Birey, kuralları çiğneyenlerin bedel ödemediğini gördükçe bu davranışı model alır. Cezasızlık, kuralsızlığı öğreten en güçlü araç haline gelir.
Meşrulaştırma ve Sürüklenme
İnsan zihni, bu bozulmuş çevreye uyum sağlamak için karmaşık savunmalar geliştirir. "Dürüst bir birey" öz-imajı ile "kural çiğneyen kişi" gerçeği arasındaki çelişkiden kurtulmak için nötrleştirme teknikleridevreye girer:
"Acele işim vardı" diyerek kırmızı ışıkta geçmeyi hak görür.
"Zaten kirli" diyerek yere çöp atma eylemini normalleştirmeye çalışır.
"Kim dürüst ki?" diyerek yönettiği maça bahis oynamayı meşrulaştırır.
Kohlberg'in ahlak gelişim kuramında, kişisel çıkar için kuralları çiğnemeyi meşru gören bu yaklaşım Gelenek Öncesi Düzey'i yansıtır; birey ahlaki kararlarını yalnızca kendi ihtiyaçları ve eylemlerinin kişisel sonuçları üzerine kurar, toplumsal değerler henüz içselleştirilmemiştir. Bu ben-merkezci tutum, etik sürüklenmeyi besleyerek ahlaki standartların aşınmasına ve toplumda Robert Kegan'ın "Hasta Toplumlar" olarak tanımladığı yapısal bir çözülmeye yol açar.
Kırık Cam Teorisi'nin işaret ettiği gibi, en başta küçük ve görmezden gelinen ihlaller, kişiyi ve toplumu ahlaki sınırları kademeli olarak aşmaya iter. Zamanla bu aşınma öyle bir noktaya varır ki; bir futbol takımının taşlanması, bir futbolcunun ırkçı söylemlerle linç edilmesi, şike yapan bir futbolcunun görmezden gelinmesi sıradanlaşır. Spor medyası, haksız penaltılar ve kayrılan takımlar tartışmalarıyla dolup taşar, kulüpler sürekli olarak önlerinin kesildiğinden şikayet eder, ancak tüm bu şikayetler ve ihlaller sistematik bir şekilde normalleştirilir.
Nihayetinde, bu kademeli çürüme, bir hakemin kendi maçına bahis oynaması gibi büyük bir etik ihlalle patlak verir.Bu süreçte, sosyal psikolojide "seyirci etkisi" olarak bilinen durumun bir benzeri yaşanır. Toplum olarak, her türlü ahlak dışı eylemin sadece pasif birer izleyicisi haline geliriz. Bu bozulmuş ortamın, daha büyük etik ihlallere nasıl zemin hazırlayacağı ve spor ahlakını tamamen nasıl çökerteceği görülmez. Her skandal olayı takip eden toplumsal tepki, tıpkı bir saman alevi gibi aniden parlayıp kısa sürede söner; bu durum, Freud’un Hıristiyanlık'taki günah çıkarma pratiğinin bireyleri rahatlatarak yeni günahlara zemin hazırladığı yönündeki eleştirisini çağrıştırır.
İnsan Doğasını Dengeleyen Sistem İhtiyacı
Batı'daki düzen ile Türkiye’de bir hakemin yönettiği maça bahis oynaması ile gözlemlenen ahlaki erozyon, aynı gerçeğin farklı tezahürleridir. Schopenhauer'un "arzular" ve Hobbes'un "kontrolsüz insan doğası" tespitleri, sorunun kökenine işaret eder. İnsanın bu eğilimleri, ancak Hobbes'un "Leviathan" benzeri, güçlü ve adil bir sistemle dengelenebilir.
Çözüm, bireyleri "ahlaksız" diye yargılamakta değil; onurlu davranışı teşvik eden ahlaki bir sistem inşa etmekle mümkündür.Kırık camları derhal tamir eden, en ufak kural ihlalini bile ciddiye alan ve adil yaptırım uygulayan bir sistem, "Burada doğru davranmak, en akıllıca ve güvenli seçenektir" mesajını verir. İnsanlar, kendilerine adil davranıldığını hissettikleri bir sistemde, o sisteme güven duyar ve kurallara içtenlikle uyum sağlarlar. Kalıcı çözüm, bireyin karakterinde değil, onun daha iyi yanlarını ortaya çıkaracak sistemlerin tutarlılığındadır.
Kırmızı Kartın Gölgesinde Kalan Psikolojik Gerçekler
Prof.Dr.Fuat Tanhan-5 Kasım 2025 Türkiye spor medyasının futbolda yaşananları açıklamak için sıklıkla başvurduğu "hırsına yenik düşme" tabiri, saha dışında ve sahada yaşanan karmaşık psikolojik süreçleri anlamakta yetersiz kalmaktadır.
Spor Psikolojisinin Ötesinde: Kurumsal Dönüşümün Zorunluluğu
Prof.Dr.Fuat Tanhan- 19 Ekim 2025 Modern futbolun yüksek performans gerektiren ortamında spor psikolojisi giderek daha kritik bir disiplin haline gelmiştir. Ancak bu alandaki uygulamaların etkinliği, salt bireysel müdahalelerle sınırlı kalmayıp, kurumsal yapının bütüncül bir şekilde ele alınmasına bağlıdır.
Mourinho'nun Gidişi, Ali Koç'un Çöküşü: Bir İktidarın Psikolojik Analizi
Prof.Dr.Fuat Tanhan- 24 Eylül 2025Bugün Fenerbahçe'yi değerlendirirken, taraftarın fanatik bağlılığından ziyade, bir sosyal bilimcinin sistematik merakı ve bir gözlemcinin duyarlılığıyla yaklaşıyorum.