Kural Uygun Ama Adil mi? (Finansal Fair Play üzerine Bir Değerlendirme)
Recep Cengiz- 27 Ocak 2026 Bu çalışma, futbolun kurumsal yapısında ahlak, etik ve fair play kavramlarının finansal fair play anlayışıyla olan bütüncül ilişkisini incelemektedir.
Yanlış yerde kullanılan yetenek suç üretir; doğru spor branşına taşınan aynı yetenek ise başarı ve umut yaratır.
Gençleri suçtan uzak tutmanın yolu yalnızca cezalandırmadan değil, doğru rol modeller ve yönlendirici sosyal politikalardan geçmektedir.
Suç ve ceza çoğu zaman karanlık bir çerçeve içinde ele alınır. Suça bulaşmış gençler denildiğinde akla önce istatistikler, mahkeme dosyaları ve sabıka kayıtları gelir. Oysa bu hikâyelerin içinde çoğu zaman gözden kaçan başka bir gerçek vardır: Yetenek. Yanlış yerde, yanlış zamanda ve yanlış amaçla sergilenen bir performans.
Bir an için olay yerinden büyük bir ustalıkla uzaklaşan motosikletli bir genci suçlu kimliğinden ayırıp düşünelim. Hız algısı, refleksleri ve denge yeteneğiyle bir pistte yarışsa ne olurdu? Elindeki kesici aleti ustalıkla kullanan bir genç neden bir eskrimci olamasın? Karşısındakini tek yumrukta yere seren biri boks ringinde, havada uçarak tekme atan bir genç taekwondo minderinde, iyi nişan alan biri atıcılık branşında, tekme tokat dövüşen biri kick boks arenasında neden yer almasın? Bu ihtimaller neden neredeyse hiç konuşulmuyor?
Gençlerin sergilediği fiziksel beceri, risk alma eğilimi, güç kullanımı ve refleks yeteneği çoğu zaman yanlış bağlamlarda ortaya çıkmaktadır. Oysa suç esnasında gözlenen bu performans unsurları, uygun spor branşlarına yönlendirildiğinde disiplin, başarı ve toplumsal fayda üretebilecek niteliktedir. Aynı yetenek, yanlış sahada suç üretirken doğru sahada sporcu üretmektedir. Buradaki temel fark, yönlendirme ve sistemli destek eksikliğidir.
Bu süreci derinleştiren önemli faktörlerden biri de medyada sunulan rol modellerdir. Özellikle son yıllarda yaygınlaşan mafya ve suç temalı diziler; şiddeti, yasa dışı gücü ve suçtan beslenen bir “başarı” algısını normalleştirmekte, gençler için sorunlu bir özendirme alanı yaratmaktadır. Bu yapımlarda suç figürleri çoğu zaman güçlü, saygı gören ve korkulan karakterler olarak sunulurken; emeğin, disiplinin ve meşru başarının temsilcileri geri planda kalmaktadır. Rol model arayışındaki gençler için bu anlatılar, suçu bir çıkış yolu gibi gösterebilmektedir.
Medyada üretilen bu sorunlu rol model alanının sahadaki karşılığı ise ne yazık ki giderek daha ağır bedellerle ortaya çıkmaktadır. Son dönemde kamuoyuna yansıyan olaylar, gençler arasındaki şiddetin ne denli sıradanlaştığını acı biçimde göstermektedir. Henüz 17 yaşındaki bir gencin, 15 yaşındaki başka bir genç tarafından yalnızca “yan bakma” gerekçesiyle bıçaklanarak öldürülmesi; ardından yaşamını yitiren gencin annesinin yine yaşları küçük kişiler tarafından telefonla tehdit edilmesi, şiddetin bireysel bir öfke patlaması olmaktan çıkıp öğrenilen ve tekrarlanan bir davranış biçimine dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Gücün, korkutmanın ve şiddetin meşrulaştırıldığı anlatılarla büyüyen gençler için bu davranışlar istisna değil, giderek normalleşen bir tutum hâline gelmektedir.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 verilerine göre, çocukların karıştığı olay sayısı bir önceki yıla kıyasla yaklaşık %9,8 artarak 612.651’e ulaşmıştır. Aynı yıl suça sürüklenen 202.785 çocuk kaydedilmiştir. Beş yıllık dönem incelendiğinde, suça sürüklenen çocuk sayısının önemli ölçüde arttığı; 2020–2024 yılları arasında yaklaşık %80,8’lik bir yükseliş gösterdiği görülmektedir. Ayrıca 2024 yılında yasa dışı eylemlerle ilişkilendirilen çocukların büyük çoğunluğunu 15–17 yaş grubundaki gençler oluşturmuş; suç türleri arasında fiziki saldırı, hırsızlık ve uyuşturucu bağlantılı ihlaller öne çıkmıştır. Bu eğilim, çocuk ve genç nüfusun güvenlik birimleriyle temas eden vaka sayısının her yıl yüksek seviyelerde seyretmesiyle birlikte değerlendirildiğinde, suça sürüklenme, mağduriyet ve tekrar eden vakaların ciddi bir toplumsal sorun haline geldiğini ortaya koymaktadır.
Bu nedenle spor, artık bir tercih ya da ikincil bir sosyal faaliyet değil; gençler arasındaki şiddeti, rol model boşluğunu ve suça sürüklenmeyi önlemek için gecikmeden hayata geçirilmesi gereken acil bir kamu politikasıdır.
Bu noktada spor, yalnızca fiziksel bir etkinlik değil; gençlere alternatif bir kimlik, aidiyet ve meşru güç alanı sunan stratejik bir araç olarak değerlendirilmelidir. Başarılı sporcuların kamusal alanda daha görünür hâle gelmesi, suç figürlerinin yerini alabilecek güçlü ve sağlıklı rol modeller yaratacaktır. Bir gencin “güçlü olmak” kavramını mafya karakterleri üzerinden değil, spor ahlakı, emek ve disiplin üzerinden tanımlaması uzun vadeli bir toplumsal kazanımdır.
Toplum olarak çoğu zaman sonucu yargılıyor, süreci göz ardı ediyoruz. Oysa suç işlerken ortaya konan refleks, cesaret, güç, koordinasyon ve disiplin; doğru yönlendirilmediğinde suç, doğru yönlendirildiğinde sporcu üretir. Değişen şey yetenek değil, yalnızca sahnedir.
Bu yaklaşımın somut politik karşılığı ise sporun erken ve kapsayıcı biçimde devreye sokulmasıdır. Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte hayata geçirilen “Türkiye Sportif Yetenek Taraması ve Spora Yönlendirme Projesi”nin örgün eğitim içindeki gençlerle sınırlı kalmaması; suça bulaşmış gençleri, sokakta yaşayan çocukları ve eğitimden kopmuş ancak çalışan gençleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi önemlidir.
Unutulmamalıdır ki suçla mücadelede en etkili yöntemlerden biri, suçtan önce müdahaledir. Doğru rol modellerle desteklenen, yeteneği keşfedilen ve spor yoluyla disiplin kazanan gençler için suç bir kader olmaktan çıkar. Spor, bu anlamda yalnızca madalya üreten bir alan değil; toplumsal dönüşümün stratejik araçlarından biridir.
Federasyonlar ve spor kulüpleriyle kurulacak kurumsal iş birlikleri sayesinde bu gençler sistemin dışına itilen bireyler olmaktan çıkarılarak, spor yoluyla topluma yeniden kazandırılabilir.
Sonuç olarak, gençlerin bedensel, zihinsel ve ahlaki gelişimini bir bütün olarak ele alan bu yaklaşım, tarihsel ve düşünsel temellerini de sağlam referanslara dayandırmaktadır. Romalı şair Juvenal’in “Orandum est ut sit mens sana in corpore sano” ifadesiyle ortaya koyduğu beden–zihin bütünlüğü anlayışı, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ilkesiyle modern Türkiye’nin eğitim ve gençlik politikalarına taşınmıştır. Atatürk’ün sporu yalnızca fiziksel bir faaliyet olarak değil, karakter, disiplin ve ahlak geliştiren bir araç olarak değerlendirmesi; günümüzde sporun suç önleyici ve toplumsal dönüştürücü rolüne ilişkin tartışmalara da güçlü bir teorik zemin sunmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında spor, gençleri şiddet kültüründen uzaklaştıran, doğru rol modellerle buluşturan ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendiren stratejik bir kamu politikası aracı olarak değerlendirilmelidir.
Gençlere mafya karakterlerini değil, sporun emeğe dayalı gerçek kahramanlarını rol model olarak sunmak; suçu azaltmanın en kalıcı yollarından biridir. Çünkü bir genci suçtan kurtarmak bazen bir mahkeme kararıyla değil, doğru sahaya atılmış ilk adımla mümkündür.
Teniste Bir Vicdan: Zeynep Sönmez
Doç. Dr. Recep Cengiz - 25 Ocak 2026
Sporun içinde sadece kazananı görmek kolaydır; peki ya kazanmaktan daha değerli olan şey?
İşte tam bu noktada vicdan devreye girer.
Vicdan, insana neyi yapması veya yapmaması gerektiğini hatırlatan sessiz ama güçlü bir iç sestir.
Yapmamamız gerekip de yaptığımız veya yapmamız gerekip de yapmadığımız şeyleri hatırlatarak içimizi kemiren duyguları gün yüzüne çıkarır. Kabahatlerimizi ve ihmallerimizi düzelttiğimizde ise ödülümüz, vicdanımızın temizlenmiş olmasıdır.
2026 Avustralya Açık’ta, Türk tenisçi Zeynep Sönmez, bunu bize adeta ders gibi gösterdi. Maç sırasında, top toplayıcı olarak görev yapan bir genç fenalaştı. Zeynep, oyunu durdurup sağlık ekibine haber verdi ve yardımına koştu.
Peki, bu sırada skoru ya da tur atlamayı düşündü mü?
Elbette evet. Ama vicdanının sesi, kazanma arzusundan daha güçlüydü. Önce insanlık, sonra başarı!
"Benim için centilmenlik, bir oyuncu korttan ayrılırken kazandı mı kaybetti mi belli olmamasıdır; önemli olan, her durumda onurunu koruyarak hareket etmesidir." Jim Courier
Bu davranış, sadece bir sporcunun etik duruşu değil; aynı zamanda toplumun genç nesillere verebileceği en anlamlı mesajdır. Vicdan, Zeynep’in oyunu durdurup yardım etmesiyle somut bir eyleme dönüştü. Üstelik vicdani sorumluluğunu yerine getiren Zeynep, maçını kazandı ve Avustralya Açık’ta ikinci tura çıkan ilk Türk kadın tenisçi oldu.
Tenis sahasında belki milyonlarca izleyici vardı, ama Zeynep’in vicdanı yalnızca bir kişiye, fenalaşan gence dokundu. İşte vicdanın gücü: Zaman zaman sessiz kalır; bazen de tüm gözlerin önünde doğruyu söylemeye cesaret eder.
Vicdan, sporun kurallarından daha öte bir rehberdir. Zeynep Sönmez, bize kazanmaktan daha büyük bir şey öğretti: İnsanı insan yapan, oyunu kazanmak değil, doğru olanı yapabilmektir.
Bu yüzden spor sadece fiziksel bir mücadele değil, aynı zamanda ruhsal ve etik bir sınavdır.
Dolu Kupa, Boş Kasa: Türk Futbolunun Gerçek Tablosu
Doç.Dr.Recep Cengiz-15 Ocak 2026Türk futbolunda başarı artık bir ödül değil; çoğu kulüp için yaklaşan felaketin başlangıcı. Bir sezon zirveye çıkan, Avrupa’da boy gösteren ve büyükleri deviren kulüpler; birkaç yıl içinde borç batağına saplanıyor, yönetim krizlerine giriyor, ardından hızla aşağıya sürükleniyor.
Doç. Dr. Recep Cengiz - 10 Ocak 2026 Kazanmayı kutsallaştıran bir düzenin içinde, futbolda yaşanan her kriz ve Fenerbahçe–Galatasaray müsabakalarında ortaya çıkan her istenmedik olay yalnızca sahada değil; vicdanda, ilişkilerde ve toplumun ahlaki dokusunda da derin yaralar açıyor.
Futbol sahasında gördüğümüz her çirkinliğin, her hilenin, her öfke patlamasının arkasında bireysel ahlaksızlık aramak kolaydır; ancak bu kolaylık gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü insan davranışı boşlukta oluşmaz. Onu biçimlendiren görünmez bir iklim vardır: kazanmanın kutsallaştırıldığı, başarının her şeyin önüne geçtiği ve ahlakın çoğu zaman “engelleyici bir ayrıntı” olarak görüldüğü bir iklim.
Bugün futbolda karşılaştığımız sorun, birkaç “kötü insanın” marifeti değil; insanı dönüştüren, değerleri aşındıran ve sıradan bireyi bile ahlaki sınırlarını zorlamaya iten bu sistemin doğal sonucudur.
Her futbolcu ahlaksız olduğu için hakemi aldatmıyor.
Her antrenör ilkesiz olduğu için disiplinsiz oyun oynatmıyor.
Her hakem dürüst olmadığı için yanlış karar vermiyor.
Her taraftar küfürbaz olduğu için küfür etmiyor.
Her futbol yorumcusu popülist olduğu için taraflı konuşmuyor.
Sorun kişilerin karakterinde değil; içine sokuldukları düzendedir.
Futbolda istenmeyen davranışların yaygınlaşmasının temel nedeni psikolojik bozukluk ya da toplumsal ahlak çöküşü değildir. Asıl neden, kazanmaya dayalı futbol anlayışının ürettiği ortama uyum sağlama zorunluluğudur. Bu ortam bireyi fark ettirmeden dönüştürür. Bu nedenle olumsuz insanlara değil, olumsuzluğu doğuran koşullara bakmak gerekir.
Bu zihniyetin en görünür sahnelerinden biri de Fenerbahçe–Galatasaray rekabetidir. Yıllardır süren bu karşılaşmalar yalnızca sportif mücadele değil, aynı zamanda toplumsal gerilimin, kutuplaşmanın ve kontrolsüz duyguların sahne aldığı bir alana dönüşmüştür.
Galatasaraylı eski milli futbolcusu Gökmen Özdenak için yapılan anma sırasında sarı-lacivertli tribünlerden gelen ıslıklar sahadaki bir pozisyon, tribünde bir hakaret, sosyal medyada yayılan bir cümle; tüm bu unsurlar, kazanma arzusunun nasıl kolayca öfke, nefret ve şiddete evrilebildiğini göstermektedir.
Bu rekabet, sorunun bireylerden çok içinde bulunulan sistemle ilgili olduğunu en açık biçimde ortaya koymaktadır. Ancak bu noktada sıkça göz ardı edilen başka bir gerçek daha vardır: Futbolda en kolay şey bahane üretmektir. Kaybedince hakemi suçlamak, rakibi küçümsemek, federasyonu hedef almak, sahayı, havayı, zemini bahane etmek… Çünkü kaybetmenin kendisiyle yüzleşmek zordur; bahane ise rahatlatır. Oysa sürekli bahaneler üretmek, kendimizi haklı çıkarmaya çalışmak ve başarısızlık durumunda suçu dışımızdakilere (özellikle hakemlere) yüklemek, gerçeği gizlemekten başka bir işe yaramaz. Asıl sorun, nedenin çoğu zaman kendi eksikliklerimizde, içsel durumlarımızda; yani düşünme, hissetme ve tepki verme biçimimizde olduğunu kabul etmememizdir.
Bu inkâr, futboldan ne kadar uzaklaştığımızın da göstergesidir. Çünkü futbol, kusursuz planların değil, anlık doğruların oyunudur. Hiçbir takım yenilmez değildir. Maç öncesi yapılan her şeyin doğru olduğu varsayılsa bile, sahadaki bir anlık performans düşüşü bütün planları geçersiz kılabilir. Futbolun gerçeği budur. Bu nedenle başarısızlık yalnızca geçmişin sonucu değil, aynı zamanda geleceğin de habercisidir. Aynı zihniyet sürdükçe, aynı mazeretler üretildikçe ve aynı hatalar görmezden gelindikçe, başarısızlık tekrar eder. Çünkü değişmeyen tek şey, değişmeyi reddeden bakış açısıdır.
Çünkü sıradan insanlar, belli koşullar altında sıra dışı kötülükler yapabilir; yasa ve etik ihlallerine imza atabilir. İnsanlar değerlerinden bir anda vazgeçmez, fakat kimliklerini ve aidiyet bağlarını yeniden müzakere ettiklerinde bunu fark etmeden yaparlar. Asıl soru şudur: İnsanların kendi ahlaki sınırlarını terk etmesine ne yol açıyor? Hataları görünmez kılan, saygısızlığı meşru hâle getiren bu atmosfer nasıl oluşuyor?
Hiç kimse “değer” ile doğmaz. Sosyal öğrenme kuramının söylediği gibi insan, uygun ortamda öğrenir. Bu yüzden bazı taraftarların bireysel olarak etik duruşu olabilir; fakat taraftar gruplarının kolektif bir ahlakı çoğu zaman yoktur. Hayatta kendisini aldatan eşini öldüren birinin, kendi futbolcusunu hakemi kandırdığı için alkışlaması bu çelişkinin çarpıcı bir örneğidir.
Temel dürtüler insan davranışını yönlendirir. Özellikle çıkar merkezli güdülenme, doyum noktasına ulaşılsa bile tatminsizlik üretir. Birey daha fazlasını ister, bu uğurda ahlaki sınırlarını daraltır. Zamanla sosyal, etik ve insani boyutlar silinir; geriye yalnızca kazanç kalır.
Bu güdülenme, güç ilişkileriyle beslenir. Güç odağına yakınlaşan bireyler zamanla öz saygılarını ve ahlaki sınırlarını aşındırır. Sonuç, güven erozyonu ve toplumsal bağların zayıflamasıdır. Doğada bile hiyerarşik mücadelelerin sınırları varken, insan topluluklarında bu sınırların hoyratça aşılması tesadüf değildir.
Sonuç olarak futbol, sadece bir oyun değildir; toplumun ahlaki ikliminin aynasıdır. Kazanmayı kutsallaştıran bu düzen, doğru ile yanlışı, hak ile hileyi, adalet ile çıkarı birbirine karıştırmaktadır. Sorun bireylerin “kötü” olması değil; iyiliğin yaşamasına izin vermeyen bir sistemin inşa edilmiş olmasıdır. Bu sistem değişmeden ne futbol düzelir ne toplum.
Çünkü kazanmak tek başına bir erdem değildir. Asıl mesele, nasıl kazandığımızdır.
Futbolda Ceza Var, Eğitim Yok
Doç. Dr. Recep Cengiz - 7 Ocak 2026 Futbol, yalnızca skor üreten bir rekabet alanı değil; bireyin kişiliğini, değer dünyasını ve toplumsal sorumluluk bilincini şekillendiren güçlü bir eğitim ortamıdır. Bu nedenle futbol eğitimi, teknik becerilerin ötesinde, oyuncunun zihinsel, ahlaki ve sosyal gelişimini kapsayan bütüncül bir süreçtir. Ancak günümüz futbol uygulamalarında disiplin anlayışı büyük ölçüde cezaya indirgenmiş; kaç maç men cezası verildiği, ne kadar para cezası kesildiği veya hangi oyuncunun kadro dışı bırakıldığı üzerinden değerlendirilir hâle gelmiştir. Bu yaklaşım, disiplinin eğitimsel işlevini gölgelemekte ve futbolcunun davranış dünyasında kalıcı bir dönüşüm yaratamamaktadır.
Oysa disiplin, futbol eğitiminde yalnızca bir kontrol aracı değil; öğrenmenin, farkındalığın ve sorumluluk gelişiminin temel bileşenidir. Disiplinin ceza merkezli kurgulanması, kısa vadede düzen sağlar gibi görünse de uzun vadede tekrar eden davranış sorunlarına, yetenek kayıplarına ve futbol kültüründe güven erozyonuna yol açmaktadır. Bu nedenle çağdaş futbol eğitiminin temel ihtiyacı, cezalandırma eksenli bir anlayıştan uzaklaşıp, davranışı dönüştüren, insan merkezli ve öğretici bir disiplin felsefesini kurumsallaştırmaktır.
Bu süreçte, futbol eğitiminde disiplinin yeniden yapılandırılması, cezaların eğitsel bir sürece dönüştürülmesi, yeteneklerin korunması ve davranış gelişiminin ölçülebil olması disiplinin eğitsel boyutu ve futbolcun gelişimi açısından önemlidir.
Mevcut disiplin uygulamalarında ağırlıklı olarak cezalandırıcı bir yaklaşım öne çıkmakta; futbolcunun kaç maç ceza aldığı, ne kadar para ödediği veya kaç hafta kadro dışı kaldığı ölçülmekte, ancak bu yaptırımların futbolcunun davranış dünyasında ne tür bir değişim yarattığı sistematik biçimde izlenmemektedir. Oysa gerçek eğitim, yalnızca sonucu değil, süreci de dönüştürmeyi hedefler. Ceza, eğitsel bir çerçeveye oturtulmadığı sürece davranış değişimi üretmez; yalnızca geçici bir baskı oluşturur.
Bu nedenle, futbol eğitiminin disiplin anlayışı yeniden yapılandırılmalıdır. Disiplin, yalnızca ihlali bastıran bir araç değil; futbolcunun farkındalığını, sorumluluk duygusunu ve mesleki bilincini geliştiren bir öğrenme sürecine dönüştürülmelidir. Spor hukukunda caydırıcılık, futbolcunun sistem dışına itilmesi pahasına değil; yeteneklerinin ve mesleki birikiminin korunacağı, davranışlarının geliştirileceği dengeli bir eğitim modeliyle birlikte düşünülmelidir. Çünkü futbolcular, yalnızca disiplin öznesi değil, aynı zamanda ülke futbolunun temel insan kaynağıdır.
Türk futbolunda son dönemde yaşanan bazı örnekler, bu eğitsel yaklaşımın gerekliliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Kısa süre içinde üç kırmızı kart görerek ciddi bir disiplin sorunu yaşayan Sakaryaspor futbolcusu Caner Erkin örneğinde olduğu gibi, yalnızca maç cezaları uygulamak yerine; öfke kontrolü, stres yönetimi, saha içi iletişim ve profesyonel etik başlıklarını içeren yapılandırılmış gelişim programları devreye sokulduğunda, futbolcunun davranışlarında ölçülebilir ve kalıcı bir iyileşme sağlanması mümkündür. Bu yaklaşım, hem futbolcunun kariyerinin korunmasına hem kulübün sportif ve ekonomik kayıplarının azaltılmasına hem de ligin genel oyun kalitesinin yükselmesine doğrudan katkı sunacaktır.
Benzer biçimde, kamuoyunda disiplin sorunları ve kadro dışı uygulamalarıyla gündeme gelen; Fenerbahçe kaptanı Mert Hakan Yandaş, Fenerbahçe’de bir dönem İrfan Can Kahveci ve Cenk Tosun, Beşiktaş’ta ise Necip Uysal ve Mert Günok gibi oyuncular etrafında oluşan tartışmalar, cezalandırıcı yöntemlerin tek başına yeterli olmadığını göstermektedir.
Alt liglerde kulüplerin önemli bir yaptırım aracı olarak kullandıkları, kadro dışı bırakma gibi yaptırımlar, futbol eğitimiyle bütünleşmediği sürece davranış dönüşümü üretmemekte; aksine futbolcunun sistemle bağını zayıflatmaktadır. Bu tür yaptırımların yapılandırılmış eğitim ve gelişim programlarıyla desteklenmemesi; saha içi tutumlarda iyileşme, takım içi iletişimde güçlenme ve sportif performansta istikrar sağlamadığından, kulüp ve lig genelinde kalıcı kazanımlar oluşturmamaktadır.
Futbol eğitimi, yalnızca oyun öğretimi değil; karakter, bilinç ve sorumluluk inşasıdır. Disiplin anlayışı bu eğitimin merkezinde yer alır ve bu anlayış yalnızca cezaya dayalı olduğunda, futbolcunun davranış dünyasında kalıcı bir dönüşüm üretmez. Oysa eğitimle bütünleşen bir disiplin modeli; futbolcunun kendisini, takımını, kulübünü ve temsil ettiği toplumsal rolü doğru biçimde kavramasını sağlar.
Türk futbolunun temel sorunu, daha ağır cezalar değil; cezayı öğrenmeye dönüştürebilecek kurumsal bir eğitim vizyon eksikliğidir. Disiplini korku üretme aracı olmaktan çıkarıp gelişim mekanizmasına dönüştürebilen sistemler, hem futbolcunun yeteneğini korur hem de futbol kültürünün niteliğini yükseltir. Bu dönüşüm sağlanmadıkça, yetenek kayıpları, tekrar eden disiplin sorunları ve oyuna duyulan güven erozyonu kaçınılmaz olacaktır.
Futbol eğitiminin geleceği, cezaların sayısında değil; bu cezaların hangi bilgiyi, hangi değeri ve hangi sorumluluğu öğrettiğinde yatmaktadır. Gerçek başarı; disiplinin baskıyla değil, bilinçle; korkuyla değil, öğrenmeyle; yaptırımla değil, içselleştirilmiş sorumlulukla kurulduğu bir futbol ekosistemi inşa edilebildiği ölçüde mümkün olacaktır.
Bu yaklaşımın sistematik ve tutarlı biçimde uygulanması hâlinde; kısa sürede çok sayıda kırmızı kart gören Caner Erkin gibi oyuncuların disiplin ihlallerini önemli ölçüde azaltmaları, kadro dışı bırakılan futbolcuların yeniden futbola odaklanarak performanslarını toparlamaları ve önceki seviyelerinin üzerine çıkmaları güçlü bir olasılık olarak ortaya çıkmaktadır. Benzer biçimde, gelişim sürecinin doğru yönetilmesi durumunda Metehan Baltacı gibi genç oyuncuların lige kaldıkları yerden daha bilinçli ve olgun bir oyun anlayışıyla devam etmeleri mümkündür. Aynı eğitsel disiplin anlayışının hakem eğitimine bütünleştirilmesi, hakemlerin karar kalitesini, saha içi iletişimini ve kamuoyu güvenini belirgin biçimde artırarak daha güvenilir müsabakalar yönetilmesine katkı sağlayacaktır.
Öte yandan sözleşmesi feshedilen futbolcu ve hakemler açısından bakıldığında, salt cezalandırmaya dayalı uygulamalar bu oyuncuların kariyerlerini fiilen sona erdirme riski taşırken; eğitsel disiplin modeli, bu bireylerin futbol sisteminden kopmadan yeniden kazanılmasını, yeteneklerinin korunmasını ve kariyerlerinin sağlıklı biçimde sürdürülmesini mümkün kılacak bir iyileştirme ve yeniden uyum zemini oluşturacaktır. Bu bütüncül yapı, disiplinin yalnızca yaptırım değil, insan kaynağını koruyan ve geliştiren stratejik bir futbol politikası olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Futbol eğitiminin geleceği, cezaların sayısında değil; bu cezaların hangi bilgiyi, hangi değeri ve hangi sorumluluğu öğrettiğinde yatmaktadır. Gerçek başarı; disiplinin baskıyla değil, bilinçle; korkuyla değil, öğrenmeyle; yaptırımla değil, içselleştirilmiş sorumlulukla kurulduğu bir futbol ekosistemi inşa edilebildiği ölçüde mümkün olacaktır.
Kırık Camlar Ligi
Doç.Dr.Recep Cengiz- 5 Ocak 2026 Kırık Cam Teorisi, Wilson ve Kelling (1982) tarafından geliştirilen ve toplumsal düzenin korunmasında küçük ölçekli ihlallerin oynadığı kritik rolü açıklayan önemli bir sosyolojik çerçevedir.
Transfer Yanılgısı: Sorun Futbolcuda Değil, Anlayışta!
Doç.Dr.Recep Cengiz -3 Ocak 2026 Futbolda gerçekten düşünen insanların yıllardır tartıştığı bir mesele var: bilinçsiz transferler. Sayıları az olsa da bu oyunun ruhuna kafa yoran herkes, transfer furyasının yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını; aynı zamanda futbolun oyun kalitesini, teknik anlayışını ve gelişim ilkesini zehirleyen bir hatalar zinciri olduğunu görüyor.
Sporcunun yeteneği yetmez, davranışı da sözleşmelidir
Doç. Dr. Recep Cengiz – 22 Aralık 2025 Modern spor artık yalnızca sahada kazanılan maçlardan ibaret değildir. Kulüpler, sportif başarının yanı sıra marka değeri, yatırımcı güveni, taraftar bağlılığı ve küresel imaj gibi pek çok unsuru aynı anda yönetmek zorundadır. Bu nedenle sporcu sözleşmelerinin yalnızca ücret, süre ve performans maddelerinden oluşması, günümüz spor anlayışı açısından yetersiz ve çağın gerisinde kalmış bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.
Bahis faaliyetleri, uyarıcı ve uyuşturucu kullanımı, etik dışı davranışlar ve kulüp kültürüne aykırı yaşam tarzları, modern sporun karşı karşıya olduğu en ciddi görünmez tehditler arasında yer almaktadır. Son yıllarda yaşanan olaylar, “sporcu özel hayatı” kavramının kulüpler açısından ne denli yüksek ekonomik ve itibari maliyetler doğurabildiğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Bahis ihlalleri, bu risklerin en çarpıcı örneklerinden biridir. Avrupa’da ve Türkiye’de, oynadığı liglere ya da kendi müsabakalarına ilişkin bahis oynadığı tespit edilen çok sayıda sporcu ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Kısa vadeli kazanç arayışı ya da çevresel baskılar sonucu alınan bu tür kararlar, yalnızca sporcuların kariyerlerini değil, kulüplerin yıllar içinde inşa ettiği güven ve itibarı da ciddi biçimde zedelemektedir.
Örneğin Beşiktaş’ta yaşanan Rafa Silva krizi, modern sporun saha dışı olayların sportif başarının ötesinde kulüplere ne denli mali ve itibari bir yük getirebildiğinin somut bir göstergesidir. Portekizli yıldız futbolcunun sezon içinde antrenmanlara katılmama kararı, takım içi uyum sorunları ve ayrılık isteğinin kamuoyuna taşınması, kulübün hem sportif planlamasında hem de finansal dengesinde belirsizliklere yol açmıştır. Yönetimin belirlediği yüksek bonservis bedeli ve oyuncunun buna karşı tutumu, transfer pazarında Beşiktaş’ın elini zayıflatmış; bonservis geliri elde etme fırsatını zorlaştırmıştır.
Bu süreç, taraftar nezdinde de kulüp-oyuncu ilişkisinin tartışma konusu olmasına ve kamuoyunda Beşiktaş imajının zedelenmesine neden olmuştur. Sonuç olarak saha dışı bu kriz, yalnızca sportif performansı değil; kulübün marka değeri, pazarlama stratejileri ve yatırımcı algısı üzerinde de ciddi olumsuz etkiler oluşturmuştur. Bu örnek, olası iç disiplin ve sözleşme hükümlerinin eksikliğinin kulüpler için nasıl ciddi riskler doğurabileceğini açık biçimde göstermektedir.
Öte yandan risk yalnızca yasa dışı davranışlarla sınırlı değildir. Yüksek sakatlık riski barındıran yaşam tarzı tercihleri ve denetimsiz sosyal davranışlar da kulüpler açısından ciddi bir yatırım riski oluşturmaktadır. Bu durumun güncel bir örneği, NBA’de forma giyen milli basketbolcu Alperen Şengün’ün motosiklet kullanmasının kulüp çevrelerinde ve spor kamuoyunda tartışma konusu olmasıdır. Burada tartışılan husus sporcunun kişisel tercihi değil; kulüplerin milyon dolarlık yatırımlarını korumak adına sporcuların saha dışı davranışlarına neden müdahil olmak zorunda olduğudur. Nitekim birçok üst düzey ligde, yüksek sakatlık riski nedeniyle bu tür faaliyetlere sözleşmeler yoluyla sınırlamalar getirilmektedir.
Bu çerçevede sporcu sözleşmelerine; sakatlık riskini asgari düzeyde tutmayı amaçlayan hükümler, bahis yasağı, uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımına sıfır tolerans, etik ve ahlaki değerlere bağlılık, kulüp kültürüne uyum ve kamuoyunda örnek birey olma yükümlülüğü gibi maddelerin açık, ölçülebilir ve yaptırımı net şekilde eklenmesi artık bir zorunluluktur. Bu maddelerin uyarı ve disiplin cezası ile başlayıp, tekrarında kulübe tek taraflı sözleşme feshi hakkı tanıması; sporcuyu baskı altına almak değil, sporun bütünlüğünü ve kulüp değerlerini korumayı amaçlamaktadır. Caydırıcılığı olmayan düzenlemeler, sürdürülebilir bir spor ortamı yaratmamaktadır.
Unutulmamalıdır ki büyük sporcu olmak yalnızca yetenek meselesi değildir. Büyük sporcu olmak aynı zamanda büyük sorumluluk taşımayı gerektirir. Sporun korunması bireysel toleransla değil, kurumsal netlikle mümkündür. Davranışın sözleşmeyle güvence altına alınmadığı bir ortamda, performansın sürdürülebilirliği de mümkün değildir. Kulüpler, bu gerçeği artık sözleşmelere açıkça yazmak ve kademeli olarak gereğini yapmak zorundadır.