Türk Futbolunda Skora Değil, Skor Tabelasının Arkasına Bakmak Gerekiyor!
- Tuğrul AKŞAR

- 1 gün önce
- 3 dakikada okunur

Nihayet, çeyrek asırda bir katıldığımız dünya kupası maceramız daha başlamadan bitti…
Dünya Kupası’nda yaşanan hayal kırıklığını yalnızca sahadaki bir sportif başarısızlık olarak okumuyorum; aksine bu tabloyu, futbolumuzda giderek derinleşen yapısal sorunların dünya sahnesinde görünür hale gelmesi olarak değerlendiriyorum.
Ancak ülke futbolunun içinden geçtiği eko-politik iklim, bizim gibi çevre (periferi) ülkelerine özgü yapısal bir çıkmazı barındırıyor. Bu durum; başarıda hemen sahiplenilen rollerin, başarısızlık anlarında sorumluluktan kaçışa dönüşmesi şeklindeki en temel coğrafi reflekslerimizden birini açıkça ortaya koyuyor.
Sadece teknik direktör ve federasyon başkanını tartışmanın merkezine yerleştirip yapısal sorunları göz ardı etmek; bu problemlerin gelecekte yeniden karşımıza çıkacağının açık bir göstergesidir. Futbolda çoğu zaman meseleler yalnızca saha sonuçlarına indirgenir ve bu dar bakış açısı, asıl sorunların görünmez kalmasına yol açar. Oysa temel problem; son 25 yılda aşınan toplumsal sorumluluk ve hesap verebilirlik kültürüyle birlikte, liyakatin yerini biat anlayışına bırakmasıdır. Plansızlık, uzun vadeli stratejik yaklaşımların yerini geçici ve günü kurtarmaya yönelik çözümlere bırakırken, siyasetin oyunun her aşamasında ağırlığını hissettirmesi ve hâkim olan kısa vadeli bakış açısı, Türk futbolunun yapısal sorunlarını derinleştirip besleyen başlıca unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
Bu tür bir başarısızlık, Almanya, İngiltere ya da kurumsal yapıları güçlü ve kamuoyu denetimi etkin ülkelerde yaşansaydı, ortaya çok daha farklı bir tablo çıkardı. Bu ülkelerde medya baskısı ve kamuoyu denetimi süreklidir; hesap verme zorunluluğu ise kurumsal bir refleks haline gelmiştir. Çünkü futbol yalnızca bir oyun değil, aynı zamanda güçlü bir yönetişim alanı olarak görülür. Bu nedenle başarısızlık tek başına teknik direktöre yüklenmez; federasyon, sportif direktörler ve teknik yapı bir bütün olarak değerlendirilir. Sürekli işleyen medya denetimi, sonuçlardan ziyade sistemi sorgulayan bir mekanizma yaratır ve sorumluluğun tüm yapıya yayılmasını sağlar. Böylece bireysel sorumluluk da doğal ve kaçınılmaz biçimde gündeme gelir.
Bu bağlamda istifa, bir zayıflık göstergesi değil, kurumsal saygınlığı koruyan bir yönetim davranışı olarak kabul edilir. Görevde kalmak kadar gerektiğinde çekilmek de yönetsel olgunluğun parçasıdır. Dolayısıyla sorumluluk yalnızca sonuçlara göre değil, sürecin nasıl yönetildiği üzerinden de değerlendirilir.
Türkiye’de ise futbolun işleyişi farklı bir kültürel zemine dayanır. Burada futbol uzun süredir kişilere indirgenmiş bir alan haline gelmiştir. Sistem tartışması yerine bireyler üzerinden yürüyen değerlendirmeler öne çıkar. Başarı durumunda kahramanlık anlatıları güçlenirken, başarısızlık anında sorumluluk ya da dışsal gerekçelere yönelim artar. Hakem kararları, şanssızlık, sakatlıklar ya da fikstür yoğunluğu bu gerekçeler arasında sıkça yer alır.
Bu yaklaşımın en önemli sonucu, sorumluluğun kurumsal düzeyde tanımlanamamasıdır. Kişiler değişse bile sistem aynı kaldığında benzer sonuçların tekrar etmesi kaçınılmaz hale gelir. Bu durum istifayı da gerçek anlamından uzaklaştırır. İstifa çoğu zaman bir hesap verme refleksi olmaktan çok, kriz yönetiminin zorunlu bir parçası olarak ortaya çıkar ya da hiç gerçekleşmez.
Sorunsalın sadece yönetim kadrolarıyla sınırlı olmadığını bir kez daha vurgulayalım. Aslında, daha geniş toplumsal yapı bu süreci belirler. Liyakat yerine aidiyetin, uzmanlık yerine ilişkilerin öne çıktığı bir düzende futbol yönetimi bundan bağımsız kalamaz.
Teknik ekiplerden federasyonlara, kulüplerden altyapıya kadar uzanan bu yapı, sporun başarı mekanizmasını doğrudan şekillendirir. Zamanla liyakatsiz atamalara karşı toplumsal tepkinin zayıflaması ve kamuoyu baskısının sönmesi ise, güçlü başlayan eleştirilerin yerini kabullenmeye bırakmasına yol açar.
Bu da başarısızlık ve liyakatsizliğin sistemi yeniden üretmesini kolaylaştırır; çünkü değişim talebi süreklilik kazanmadığında mevcut yapı direnç görmeden varlığını sürdürür.
Bu toplumsal sessizlik yalnızca futbolla sınırlı değildir. Toplumda hesap verme kültürünün zayıflaması, eleştirel reflekslerin etkisizleşmesi ve liyakat talebinin kalıcı bir zemine oturamaması bu sürecin arka planını oluşturur. Böyle bir ortamda kurumlar giderek işlevlerini yitirip görünmez hale gelirken, sorumluluk da sistemden çok bireylerin omuzlarına yüklenir.
Oysa çağdaş spor yönetimi; kalıcı başarının bireysel yetenekten çok kurumsal süreklilikle mümkün olduğunu bize gösterir. Bu süreklilik de şeffaflık, hesap verebilirlik, paydaşlara karşı sorumluluk ve gerektiğinde görevden çekilme cesaretiyle sağlanır. Bu unsurların zayıf olduğu sistemlerde ise başarı istisna, başarısızlık ise tekrar eden bir sonuç haline gelir.
Türk futbolunun temel sorunu, her turnuva sonrası aynı tartışmaların yeniden yaşanıyor olmasıdır. Bu döngü kırılmadıkça, sorunlara bakış sadece isimler üzerinden bireysel olarak kalır; kısa vadeli ve yüzeysel bu miyopik yaklaşım gerçek çözümlerin sağlanmasını engeller.
Bunun temel nedeni, eleştirel bakış açısını yok eden toplumsal bir körleşmedir. Böylesi dönemlerde kamuoyunun gözüne adeta katarakt iner; toplum gerçeklikten koparılırken, aşırı iyimser senaryolarla irrasyonel algılar inşa edilir. Sonuç olarak, başarısızlık üreten yapısal sorunlar varlığını korur ve kısırdöngü aynen devam eder.
Sonuç olarak, gerçek hüsran yalnızca sahadaki skorlarla açıklanamaz. Asıl kırılma noktası, değişmeyen yapının ve bu yapıyı olağan kabul eden kültürel reflekslerin ta kendisindedir. Futbolun geleceği, işte bu sessiz kabullenişin kırılıp kırılmamasına bağlıdır.
Futbolumuzu başarısızlıkta değil, başarıda ileriye taşıyacak kapsayıcı kurumlar oluşturulmadıkça; liyakat ve kurumsal yönetişim egemen kılınmadıkça, toplumsal eleştiri ve hesap sorma kültürü yeniden yerleşmedikçe; sadece sonuçlar üzerinden eleştiri yaparak futbolumuzu ileriye taşıma şansımız yok.























Yorumlar