top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Oyunun kalitesini provoke etmek gerekirdi

8 dakika önce
3 dakikada okunur

Galatasaray’ın oyun üstünlüğü ve Osimhen’in fark yaratan performansı, Fenerbahçe’nin taktiksel eksikliklerini belirginleştirdi. Derbinin ortaya koyduğu tablo, İsmail Kartal’ın antrenörlük anlayışı kadar Aziz Yıldırım’ın tercihlerini ve kulübün yönetim biçimini de tartışmanın merkezine taşıyor.


Galatasaray-Fenerbahçe maçları, ligin dışında kendi iç hesaplaşmaları olan, kişileri ve camiayı direkt ilgilendiren maçlardır.


Bu maçın da süreci aynı şartlar içindeydi ki maça yansımaları kaçınılmaz olarak göründü.


Galatasaray, şartlar arasındaki avantajlı takım olarak skoru ve oyunu kendi lehine çevirmesi çok da zor olmadı. Maçın skorunu ve dengesini bozacak tek oyuncu vardı, o da Osimhen’di…


Oyunun kalitesini ve takım arkadaşlarını bir şekilde provoke ederek skoru bulmasına neden olurken, en belirgin ayrıcalığı skoru kendi ayağından yaratma isteği ve arzusuydu ki bunu da başardı. Sahadaki rekabette en belirgin dengesizlikti.


Maça başlarken Galatasaray’ın diğer üstünlükleri: takımın oyuncu birlikteliğinin devamlılığının olması ve bir şekilde mevkilerdeki yetenek dağılımındaki ayrışmaları gidermiş olması bakımından daha kurumsal olarak maça başladı.


Fenerbahçe ise bu sorununu hâlâ çözemeyerek maça başladı. Kurumsal oyunu bir şekilde kadro bütünlüğüne bağlı olarak sağlayamadığı gibi, taktiksel olarak oyun bütünlüğüne yönelik sistematik kurguya bağlı İsmail Kartal’ın böyle bir antrenörlük prensibinin olmaması, zaafları giderecek total oyun avantajını da hiçbir şekilde oluşturamadı.


Maça başlarken ilk yarıyı Galatasaray’ı durdurmak ve oyunu bir yerde tutmak üzere heba ederken, 2-0 geriye düştüğü ikinci yarıda tesadüflere bağlı beraberlik talebine dönüşen oyun, skoru ve oyunu bir türlü kendi lehine çevirmesinin önündeki en büyük engeldi.


Öncelikli olarak orta alan kurgusunda Lemina ve Torreira’nın oyun ve savunma sadakatleri Guendouzi ve Kanté’ye göre daha yüksek seviyedeydi. Fenerbahçe’nin Batrakov’un geçiş oyununda derinlemesine attığı paslarına engel olamadığı gibi, onu rahatsız edecek bir taktiksel birebir oyununun olmaması bir şekilde orta saha avantajının tamamen Galatasaray’a geçmesini sağladı. Hiçbir şekilde birebir eşleşme yapmayan Fenerbahçe’nin alan savunması üzerinden gidince, boşluklar Galatasaray için gol bulmaya kadar giden ve büyük kolaylık sağlayan etkenlere dönüştü.


Gol beklentisinin 2,26’dan 0,31’e, topa sahip olmanın %68’den %32’ye, toplam şutun 23’ten 8’e, kaleyi bulan şutun 8’den 3’e, rakip ceza sahasında topla buluşmanın 40’tan 10’a Galatasaray lehine olması ve kaleci kurtarışlarında Ederson’un 6’ya 1 gibi bir performans ortaya koyması zaten maçın oyun şeklini anlatmaya yetmektedir. Üçüncü bölgede Fenerbahçe’nin sadece 41 olumlu pas yapması, bu gibi maçlarda skoru kendi lehine çevirmekten uzak bir performans sergilediğinin kanıtıdır.


Bu maç artık Fenerbahçe için bir değişikliğin olmazsa olmaz olduğunu ortaya koydu. Bu kadar büyük bir maliyetle kurulan takımın yerel antrenörlük kültürüne sahip birine teslim edilmesinin bedeli ağır oldu. Bunu “evlat”, “abi” gibi feodal saplantılar içinde kalarak birtakım geçersiz ve karşılığı olmayan savunma mekanizmaları ile bertaraf etmenin anlamı da olmadığı gibi, kayıp her geçen gün artmaktadır.


Ayağına topu alan her oyuncunun kendi çözümünü bulmaya çalışması ve ne yapacağını bilmemesi günümüz küresel futbolunda kabul edilebilecek bir şey değildir. Bu hem bu kadro için bir açmazdır hem de oyuncuların hiç alışık olmadıkları (ki hepsi sistemsel oyun şablonları içinde kalarak oynamayı beceren oyuncular) top ile gereksiz yere geçirdikleri zamanın dezavantaja dönüşmesi ve kendilerine sorun hâline gelmesi, onların da performansının kötü gitmesine neden olmaktadır.


Bunun sorumlusu Aziz Yıldırım’dır…


İsmail Kartal’ın çok fazla göz önünde bulunmasının ve bu kadar eleştirilmesinin nedeni Aziz Yıldırım’ın yapmış olduğu tercihtir. Hem kendisini hem İsmail Kartal’ı hem de takımı riske etti bu yanlış kararla…


Fenerbahçe taraftarının maalesef başarısızlığa alışık konuma getirilmesi, alınan yanlış kararların belki olumlu bir sonuç doğurabileceği umuduyla ses çıkarılmamasına neden olurken, sağlıklı bir tutum takınmalarını da engeller.


Kurumsal bir kimlikten uzak, başkan ve adamları formatında yönetilen yüz yıllık kulüplerin bu şekilde yönetilerek hatalar silsilesine rağmen bir umut olarak tekrar görevlendirilmelerinin anlaşılır bir yanı yoktur.


Ekonomik olarak yetkili olmalarına rağmen sorumluluk almayarak kulüpleri borç batağına sokup geleceklerini ipotek altına sokmalarının cezasını tüm camia yaşayacaktır.


Günün sonunda, borç sarmalını yönetebilmek için dönüp dolaşıp siyasetin eteğine yapışmak zorunda kalmaktadırlar. Sonuç olarak statlarını, tesislerini ve değerli her şeyi pazarlık konusu yapmak zorunda kalmaya mahkûm duruma gelmeleri kaçınılmaz olmaktadır.


Kulüplerin ticareti futboldur. Üretim mekanizması kurarak yetenekli futbolcular yetiştirmek ve başarıyı yakalayarak Avrupa kupalarında kalıcı olmak ve buralardan katma değer yaratmaktır.


Arda Güler’i satıp ona verilen paradan daha fazlasıyla Kerem Aktürkoğlu’nu almak da ticaret değildir.



Yorumlar


bottom of page