Osimhen’den Salah’a Türk Futbolunun Maaş ve Ücretlerine İlişkin Uygulamalar Sosyal Adaleti Yaralıyor!
- Tuğrul AKŞAR

- 5 dakika önce
- 5 dakikada okunur

25 Temmuz 2026’da basına yansıyan bir haber, uzun süredir bilinen fakat görmezden gelinen bir gerçeği yeniden gündeme taşıdı. Haberlere göre Victor Osimhen’in banka hesaplarına, ödenmeyen gelir vergisi nedeniyle Maliye tarafından haciz konuldu. Bu gelişmenin ardından yine medyada çıkan haberlere göre, kulüp hızla devreye girerek vergiyi ödedi ve haczi kaldırdı.
Bu olay Türk futbolunda ücret ve maaşlara ilişkin vergi uygulamalarında bir istisna değil; aksine sistemin nasıl çalıştığını gösteren tipik bir örnektir.
Çünkü Türkiye’de futbol ekonomisi artık sahada oynanan oyunun çok ötesine geçmiş durumda. Asıl oyun; vergi düzeninde, maaş kurgularında ve finansal mühendislikte oynanıyor. Ve bu görünmeyen oyun, rekabetin doğasını kökten değiştiriyor.
Süper Yıldızlar Beyanname vermek Zorundalar!
2025 itibarıyla yıllık geliri 4 milyon 300 bin TL’yi aşan futbolcu gelirleri beyannameye tabi ve bu gelire ulaşan ya da aşan oyuncularda vergi oranı %40’a kadar çıkabiliyor. Stopaj oranı ise %20. Teoride bu, yüksek gelirli futbolcuların ciddi bir vergi yükü taşıdığı anlamına gelir.
Ancak Türkiye’de mesele teknik değil, zihniyet meselesidir.
Çünkü sistem “net ücret” üzerine kuruludur. Oyuncuya garanti edilen rakam net olarak ödenir; vergi yükü ise kulüp tarafından üstlenilir. Bu yapı kulüplere geniş bir hareket alanı sağlar. Özellikle stopaj iadesi mekanizması, bu sistemin en kritik unsurudur. Kâğıt üzerinde ödenen verginin bir kısmı kulübe geri döner ve yeniden kullanılabilir hale gelir.
Süper Lig’de Vergi Bir Finansman Aracına Dönüştü
Bugünkü futbolun vergilendirilmesi, uygulamada vergiyi bir yük olmaktan çıkartıp bir finansman aracına dönüştürüyor.
Bu bağlamda Osimhen örneği bu sistemin anatomisini açık biçimde ortaya koyuyor. Yıllık net geliri yaklaşık 21 milyon Euro olan bir oyuncunun toplam vergi yükü, bu kapsamda 10,5 milyon Euro’ya ulaşıyor. Ancak bu yükün büyük bölümü oyuncudan değil kulüpten çıkıyor. Ödenen stopajın yaklaşık yarısı kulübe iade ediliyor ve “altyapı harcaması” gibi kalemlerle yeniden kullanıma giriyor.
Yaklaşık 5,25 milyon Euroluk bu iade, bugünkü kurla yüz milyonlarca liralık bir finansman anlamına gelir. Dört yıllık bir sözleşmede bu rakam 1 milyar TL’ye yaklaşır.
Vergi Konusundaki Uygulamalar Büyük Kulüplere Avantaj Sağlıyor
Bu yapı rekabeti doğrudan etkiliyor. Çünkü, daha çok harcayan kulüp daha fazla vergi öder; daha fazla vergi ödeyen daha fazla iade alır ve daha fazla iade alan daha pahalı oyuncular transfer eder.
Bu döngü finansal gücü olan kulüpleri daha da güçlendiriyor.
2026-27 sezonu maaş bütçeleri bu tabloyu net biçimde ortaya koyuyor… Fenerbahçe 134,6 milyon Euro, Galatasaray 95,8 milyon Euro, Beşiktaş 54,7 milyon Euro, Trabzonspor 43,6 milyon Euro ve Başakşehir 21 milyon Euro maaş ve ücret gideri yapacak.
Bu fark, sportif değil finansal bir lig yapısını işaret ediyor.
Trabzonspor’un Mohamed Salah transferi ise sistemin başka bir boyutunu gösterir. Liverpool ile sözleşmesi biten oyuncunun “bedelsiz” transfer edilmesi ilk bakışta avantaj gibi görünüyor. Ancak yıllık 10 milyon Euro maaş, 7 milyon Euro imza parası ve bonuslarla maliyet 17 milyon Euro’nun üzerine çıkıyor.
Yani “bedelsiz transfer” olarak görünen transfer hareketi, gerçekte maliyetin farklı kalemlere dağıtılmasıdır.
Osimhen vergi üzerinden finansman yaratırken, Salah transferi maliyetin sözleşme mimarisiyle dağıtıldığını gösterir.
Ancak sistem burada da durmuyor.
Kerem Aktürkoğlu Olayı Sistemin Bir Zaafı mı, Yoksa Sonucu mu?
Şunu net olarak söyleyebilirim ki; Osimhen sistemi anlatır. Kerem Aktürkoğlu ise sistemin nereye gittiğini, evrildiğini…
Son dönemde gündeme gelen iddialar, bazı oyuncu maaşlarının kulüp dışındaki yapılar üzerinden finanse edildiğini ortaya koyuyor. Bu tür uygulamalarda resmi sözleşme ile gerçek ödeme arasında fark oluşur.
Peki bu ne demek?
Bu şu anlama geliyor:
Kulüp maliyetini olduğundan düşük gösterir
Vergi matrahı tartışmalı hale gelir
Rekabet eşitliği ortadan kalkar
Bu artık vergi bir vergi avantajından daha çok sistemin delinmesidir. Ama daha da önemlisi ise; bu türden uygulamaları bir istisna olmaktan çıkıp sistemin doğal sonucuna dönüşmesidir.
Zira, vergi üzerinden yaratılan avantaj zamanla daha ileri yöntemlerle genişletilip sistem bir finansman modeline dönüşüyor. Bu da rekabeti bozan haksız bir uygulama olarak yaygınlaşıyor.
Bu olayın nasıl olduğuna bir bakalım isterseniz.
Öncelikle oyuncuya net ücret ödeniyor. Oyuncunun stopaj ve gelir vergisi yükümlülüğünü kulüp üstleniyor. Kulüp ödediği vergilerden, vergi iadesi alıyor. Bu sayede kendisini fonlayan kulüp üçüncü kişilere ya da kurumlara ödemelerini gerçekleştiriyor…
Bu iş ücret ve vergilendirme modeli rekabeti yok eden, sistemi bozan, sosyal adaleti örseleyen bir özelliğe sahiptir.
Avrupa ile Fark: Gerçek Ekonomi vs. Kurgulanmış Ekonomi
Avrupa’da oyuncuların ücretlerin vergilendirilmesi uygulamalarına baktığımızda:
Oyuncunun brüt kazandığını,
Vergisini kendisinin ödediğini,
Kulüplere vergi iadesi olmadığını,
Üçüncü taraf ödemelerinin sıkı denetim altında tutulduğunu görüyoruz.
Türkiye’de ise bu uygulama Avrupa'dan tamamen farklılaşarak karşımıza çıkıyor.
Oyuncu net kazanıyor,
Vergiyi kulüp ödüyor,
Verginin bir kısmı kulübe geri dönüyor,
Sistemin gri alanlara açılıyor.
Buradan hareketle açıkça söyleyebilirim ki, Türk vergi sistemi ile Avrupa’daki vergi sistemi arasında futbolun vergilendirilmesi bakımından belirgin farklar bulunuyor.
Avrupa’da rekabet ekonomik gerçeklikler üzerine kurulurken; ülkemizde ise daha çok finansal kurgular üzerinden şekilleniyor. Hal böyle olunca, ortada gerçek bir rekabetten söz etmek mümkün olamıyor.
Osimhen transferi ve ücret modeli, Süper Lig’de var olan sistemi açıklarken; Salah modeli bu sistemin nasıl genişletildiğini, Kerem Aktürkoğlu ücretlendirme modelinde de sistemin nasıl aşındırıldığını ortaya koyuyor. Bu bağlamda Osimhen’in hesaplarına konulan haciz, bu sistemin ne kadar kırılgan bir yapıya sahip olduğunu da gözler önüne seriyor.
Aslında biz futbolda oyunu değil; vergiler, maaş bütçeleri ve finansal hesaplarla kurulmuş bir ekonomik illüzyonu izliyoruz.
Sosyal Adaleti Yaralıyor!
Bu tablo, sosyal vergi adaleti açısından da derin bir çelişkiyi açık biçimde gözler önüne seriyor.
Net geliri 28 bin 75 lira olan bir asgari ücretli, her ay düzenli olarak SGK ve işsizlik sigortası primi öderken; yıllık milyarlar kazanan oyuncuların, vergi yükünün fiilen kulüp tarafından üstlenilmesi, sistemin gerçek yükünü kimlerin taşıdığını net biçimde gözümüze çarpıyor. Bir yanda geçim mücadelesi veren milyonlar, diğer yanda kazancıyla orantılı bir vergi sorumluluğu hissetmeyen üst gelir grubu… Bu dengesizlik yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal adalet duygusunu da aşındıran yapısal bir soruna işaret ediyor.
Daha çarpıcı olan ise; açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayan geniş taraftar kitleleri, çoğu zaman bu gerçekliğin farkında bile olmadan; havalimanlarında, antrenman sahalarında ve tribünlerde bu oyuncuların peşinden koşuyor, onları omuzlarında taşıyor. Oysa bugün kendi yoksulluğunu derinleştiren unsurlardan biri olan vergi kayıpları ve hatalı uygulamalar, doğrudan onların yaşam koşullarını ağırlaştırıyor. Buna rağmen futbolun büyüsü ve siyasetin kulüpler aracılığıyla yönlendirdiği algı, bu kitlelerin gerçekliği görmesini zorlaştırıyor. Halbuki yapılması gereken, tam da bu kesimin sesini yükselterek sosyal adaleti zedeleyen bu düzene karşı çıkmasıdır. Ancak mevcut yapı, bu farkındalığın oluşmasını engelleyen bir körlüğü yeniden üretmeye devam ediyor.
Sonuç Olarak
Sonuç olarak; Victor Osimhen üzerinden görünür hale gelen, Mohamed Salah ile genişleyen ve Kerem Aktürkoğlu örneğinde aşınan bu ücret vergilendirme modeli ve vergi uygulamaları, kulüpler arasında haksız rekabete neden olurken, toplumsal açıdan da sosyal adaleti yaralıyor.
Bu uygulamaların sonucunda görüyoruz ki; kulüpler bakımından bilanço dipnotları, yeşil sahalarda alınacak sonuçlardan daha önemli hale geliyor. Üstün muhasebe teknikleri ve vergiden kaçınma yasallıklarıyla kulüpler, oyuncularıyla akdettikleri ücret sözleşmelerinde kamusal vergi adaletini ve yeşil sahalardaki rekabeti bozabilecek uygulamalara yönelebiliyorlar.
Şüphesiz ki, bu düzen sürdürülebilir değildir; çünkü nihayetinde bu uygulamalar rekabeti çarpıtır, mali disiplini bozar ve en önemlisi toplumsal adalet duygusunu kemirir. Eğer oyunun kendisini kurtarmak istiyorsak, bu illüzyonu değil gerçeği konuşmak zorundayız...
Verginin kulüpler için bir finansman aracı olarak kullanılmadığı; adaletin temeli olduğu bir düzene geçmeden Türk futbolunun ne ekonomik ne de sportif olarak sağlıklı bir geleceği olmayacaktır.























Yorumlar