top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Futbolun İçinde Dolaşan Hayalet

15 dakika önce
3 dakikada okunur

Bazen bir yazı okursunuz ve bir süre ne diyeceğinizi bilemezsiniz.

Benim başıma geldi.

Üniversite öğrencisi Emir Pakiş’in Aykut Kocaman üzerine yazdığı “Kocaman’ın Futbolunda Bir Hayalet Dolaşıyor” başlıklı yazıyı okudum.

İnanılmaz etkilendim.

Çünkü bu, bildiğimiz anlamda bir futbol yazısı değil.

Futbolu anlatıyor ama aslında futboldan çok daha fazlasını anlatıyor.

Ekonomiyi, sınıfı, emeği, eşitsizliği, birey ile toplum arasındaki ilişkiyi, hatta felsefeyi…

Ama Emir’in ne yaptığını biraz daha somut anlatalım.

Yazının çıkış noktası, Aykut Kocaman’ın yıllar önce 3-5-2 sistemi için söylediği “demokratik değil” sözü.

İşte Emir burada duruyor.

Çünkü çoğumuz o cümleyi bir futbol tartışması olarak okuyup geçeriz.

Emir ise “Neden demokratik değil?” diye soruyor.

3-5-2’de kanat beklerinin, takımın diğer oyuncularına göre çok daha fazla koşmak ve çok daha fazla alan kat etmek zorunda kalmasını, futbol sahasındaki bir emek ve paylaşım meselesi olarak okuyor.

Bir anda 3-5-2 dizilişi olmaktan çıkıyor mesele.

Kim daha fazla çalışıyor?

Kim daha fazla yük taşıyor?

Üretilen değer nasıl paylaşılıyor?

Bir takım içinde emeğin dağılımı adil mi?

Emir, futbolun içindeki bu soruları alıp doğrudan sınıf ve ekonomi tartışmasının içine taşıyor.

Sonra Aykut Kocaman’ın futbol anlayışının temelindeki başka bir noktaya geliyor:

Kolektiflik.

Kocaman’ın futbolunda bir futbolcunun bireysel yeteneği, takımın ortak düzeninden bağımsız bir ayrıcalık olarak görülmüyor.

Yıldız da koşacak.

Yıldız da savunmaya yardım edecek.

Yıldız da takımın geri kalanıyla aynı oyunun parçası olacak.

Burada doğal olarak Alex de Souza meselesi çıkıyor karşımıza.

Çünkü Alex, yalnızca iyi bir futbolcu değil; olağanüstü yeteneğiyle oyunun kaderini değiştirebilen bir yıldız.

Kocaman ise oyunun kaderini tek bir yıldızın yeteneğine teslim etmek yerine, bütün takımın aynı mekanizmanın parçaları olarak çalışmasını istiyor.

Emir bu gerilimi yalnızca “Kocaman haklı mıydı, Alex mi haklıydı?” diye okumuyor.

Daha derine iniyor.

Birey mi, kolektif mi?

Yıldız mı, takım mı?

Kişisel başarı mı, ortak üretim mi?

İşte futbol burada bir anda toplumun küçük bir modeline dönüşüyor.

Emir’in çok hoşuma giden başka bir kavramı da “sınıfsız 11” fikri.

Kocaman dönemindeki takımda herkesin oyunun iki yönüne katkı vermesi, herkesin koşması, savunmaya katılması, hücumda sorumluluk üstlenmesi üzerinden bir futbol düzeni okuyor.

Volkan’dan Gökhan Gönül’e, Caner’den Egemen’e, Meireles’ten Kuyt’a, Sow’dan Webo’ya kadar uzanan o kadroda, bir anlamda herkesin emeğini takımın ortak üretimine kattığını söylüyor.

Burada yıldız ile sıradan oyuncu arasındaki hiyerarşi mümkün olduğunca eritiliyor.

Kimse oyunun dışında değil.

Kimse “Ben yıldızım, benim işim başka” diyemiyor.

Ve Emir’in Aykut Kocaman analizinin en çarpıcı taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor:

Kocaman’ın futbolunda ayrıcalık değil, ortak sorumluluk öne çıkıyor.

Hatta bunu yalnızca taktik üzerinden de anlatmıyor.

Kocaman’ın eşofmanla kulübede oturmasını bile bu dünyanın bir parçası olarak okuyor.

Teknik direktörü takım elbiseli, oyunculardan ayrı, yukarıda duran bir otorite figürü olarak değil; aynı kolektif yapının içinde duran biri olarak görüyor.

Kocaman’ın “Ne takım elbise beni yüceltiyor ne de eşofman alçaltıyor” sözünü de bu bağlamda değerlendiriyor.

Yani mesele yalnızca Kocaman’ın ne oynattığı değil.

Nasıl bir dünya tasavvur ettiği.

Daha sonra Valbuena örneği geliyor.

Bireysel yeteneği yok saymıyor Kocaman.

Ama onu sistemin üzerine de koymuyor.

Yıldız oyuncu yine yıldız.

Fakat yıldız, takımın dışında değil; takımın içinde.

İşte Emir’in bütün yazı boyunca kurduğu düşünsel hat bana göre burada tamamlanıyor:

Bireysel yetenek + kolektif emek.

Ve sonunda Marx çıkıyor karşımıza.

“Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti.”

Emir bu cümleyi alıyor ve Aykut Kocaman’ın futboluna taşıyor.

“Kocaman’ın futbolunda bir hayalet dolaşıyor.”

Ne güzel final!

Çünkü burada artık futbol taktiğinden söz etmiyoruz.

Bir futbol anlayışının arkasındaki dünya görüşünden söz ediyoruz.

İşte beni asıl etkileyen bu.

Futbolu sadece futbolun içinden okumamak.

Çünkü futbolu yalnızca futbolun içinden okuduğunuz zaman; 4-3-3’ü, 3-5-2’yi, presi, savunmayı, hücumu, oyuncu tercihlerini görürsünüz.

Ama biraz dışına çıktığınızda başka şeyler görünmeye başlar.

Kim koşuyor?

Kim üretiyor?

Kim daha fazla kazanıyor?

Kimin emeği görünür, kimin emeği görünmez?

Takımın yıldızı mı daha önemli, yoksa yıldızı mümkün kılan takım mı?

İşte Emir’in yazısı bu soruları sorduruyor.

Ve beni yıllar önce yazdığım “Komünizm Amerika’da, Federer Türkiye’de doğsaydı…” başlıklı yazıya götürüyor.

Sporcuları, takımları ve spor kültürünü yaşadıkları toplumdan bağımsız değerlendiremeyeceğimizi anlatmaya çalışmıştım.

Çünkü spor, toplumun laboratuvarlarından biridir.

Sahada yalnızca futbolcular yoktur.

Toplum vardır.

Sınıf vardır.

Rekabet vardır.

Dayanışma vardır.

Bireysel başarı ile ortak başarı arasındaki o bitmeyen mücadele vardır.

Emir Pakiş’in yaptığı şey de tam olarak bu.

Bir futbol adamını, futbolun içinden çıkıp başka disiplinlerin ışığında okumak.

Üstelik bunu yapan bir üniversite öğrencisi.

Bugün gençlerden sürekli şikâyet ediyoruz.

“Kitap okumuyorlar.”

“Düşünmüyorlar.”

“Her şey yüzeysel…”

Sonra karşınıza Emir’in yazısı çıkıyor.

Ve insan biraz utanıyor.

Demek ki mesele gençlerin düşünmemesi değil.

Belki de bizim onların ne düşündüğüne yeterince bakmamamız.

Emir’i yürekten kutluyorum.

Ben bu yazıdan istifade edeceğim.

Belki bir hafta köşemi bütünüyle Emir’in yazısına ayırırım.

Çünkü bazen bir köşe yazarının yapabileceği en güzel şey, kendi sözünü söylemek değildir.

Bazen yapılması gereken, çok iyi düşünen genç bir insanın sesini duyurmak ve onun açtığı kapıdan içeri girmektir.

Emir’in açtığı kapıdan baktığımda ise şunu görüyorum:

Futbol sahasında 22 kişi koşuyor olabilir.

Ama aslında orada bütün bir toplum oynuyor.

Ve galiba…

O hayalet hâlâ dolaşıyor.


Yorumlar


bottom of page