top of page
Varlık 2_4x_edited.png

24 Yıl Sonra Gelen Hüsran

2002 dünya kupasının ardından gelen beş kupayı es geçip altıncısına katılmayı son anda başardık! Bu büyük başarının ardından kamuoyu önünde oluşturulan algı ile turnuvada oynanan iki karşılaşma arasındaki büyük uçurum, tartışmanın da her zamanki gibi büyük olması ile sonuçlandı. Turnuvaya katılma hakkı kazandıktan sonra ortalığı kaplayan mükemmeliyetçi tutum, medyanın da etkisiyle her türlü eleştiriden muaf bir ortamın yaratılmasını beraberinde getirdi. Ne yazık ki oyuncu seçimlerinden başlayarak, oyun tarzımıza ilişkin olarak söylenmesi gereken onlarca husus söz konusu iken bunların neredeyse hiçbirisi konuşulamadı. ‘Bizim çocuklar’ söylemi ile dünya çapında oyuncularımızın olduğu algısı birleştirildi ve bu kadronun bir önceki dünya kupası kadrosundan kat be kat üstün olduğu kanısı ufak ufak işlendi.  


Öte yandan ne bu kadro bir önceki kadrodan daha iyiydi ne de içinden geçilmekte olan süreç aynı süreçti. Amiyane tabiriyle köprünün altından çok sular akmıştı ve ne futbol eski futboldu ne de dünya eski dünyaydı. Sosyal medya denilen bir unsur ile futbol denilen alanın kendisi de yeniden biçimlenivermişti ki bu durum artık futbolcuların her yaptıklarının kamuoyunun çok daha gözü önünde gerçekleşmesi ile sonuçlanıyordu. Hatta sadece futbolcuların yapıp ettikleri veyahut söyledikleri değil onların eşlerinin, yakın akrabalarının söylediklerinin de tabii ki yazdıklarının da anında duyurulmasına yol açıyordu. 2002 kupasında Ümit Davala’nın saç stili, Rüştü Rençber’in gözlerinin altına kömür sürmesi gündem olmuştu ancak o dönemin asıl gücü televizyondu ve ekranların gücü üzerinden işler yürüyordu. Bu kez ise Barış Alper’in, Eren Elmalı’nın, Mert Müldür’ün saç stilleri ile Merih Demiral’ın bıyıklarından başlayarak bütün oyuncularımızın imajları çok daha fazla gündem oluverdi. Bir de bu turnuvaya gelirken adeta savaşa gidiyormuşçasına hazırlanan propaganda kokan milli takım görsellerini de unutmamamız gerekiyor. Buna Merih Demiral’ın milli takım arkadaşları ile hazırladığı sohbet programlarını da eklediğimiz de resim tamamlanmış oluyor.  


Bir önceki turnuvada elde edilen üçüncülüğü dahi beğenmeyip milli takım teknik direktörünü eleştiren bir futbol medyasından (Hıncal Uluç’un Şenol Güneş için söylediklerini arşiv taraması ile rahatlıkla bulabilirsiniz) hocamız Montella’nın vardır bir bildiği söyleminin altında ezilen futbol medyasına geçiş yaptık. Aslında futbol medyamızın hali ülke medyasının halinden çok da farklı bir duruma sahip değil çünkü bir önceki organizasyon da İ.Mansız Attı tartışmalarının olduğu bir medya ortamındayken bugün tek sesli bir medyaya sahibiz. Burada devreye YouTube üzerinden hazırlanan programlar giriyor ki orada başka bir anlayış ile karşı karşıya kalıyoruz.  


Hata! Dosya adı belirtilmemiş.


Futbol federasyonu başkanının ifadesiyle Türkiye’nin en karakterli milli takımı olarak adlandırılan ve dünya kupası yolculuğuna başlamadan Bodrum’da villa tartışmaları ile prim tartışmalarının arasında bırakılan ‘bizim çocuklar’ın performansı kimsenin sesini çıkaramadığı bir ortamda çok daha merak konusuydu. Bir başka deyişle yaratılan ortam, savaş baltalarının başarısızlık gelinceye kadar gömülmesi ile sonuçlanmıştı. Birlikte inşa edilmeye çalışılan yeni kimlik konusunda federasyon başkanı herkesten çok daha hassas bir ruh hali içerisindeydi. Ancak her ne hikmetse aynı başkanın milli takımın iki kaptanının (Hakan Çalhanoğlu ve Merih DemiralFenerbahçe başkan adayı Hakan Safi ile yaptıkları transfer görüşmeleri karşısında ses çıkarmaması anlaşılabilir bir durum değildi. Sayın İbrahim Hacıosmanoğlu’nun Avustralya karşılaşması sonrası Fatih Terim’in sözlerini yanlış anlama üzerinden vermek istediği ayar, Paraguay maçı ile yok olup gidiverdi. 

 

Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Paraguay’la oynanacak olan grup maçları konusunda çantada keklik yorumları yapanların her üç takımın da milli takımımız açısından sıkıntılı takımlar olabilecekleri hususunu hiç değinmemeleri kabul edilebilir bir durum değildi.


Buna karşın grubun üçüncülük mücadelesi vermesi beklenen Avustralya ve Paraguay karşılaşmalarında milli takımımızın yediği iki golün birbirinin kopyası olmasının yanı sıra onlarca kez rakip kalelere hücum etmemize karşın gol bulamamış olmamızın nedeni milli takımın teknik direktörü Montella’ya göre sıkı durun ‘kader’di. Şöyle diyordu hocamız; "35 yıldır futboldayım, normalde 50 yılda bir denk gelir ama bize 2 maçta denk geldi! İki maçta 65 şut var! Topla oynamayı söylemiyorum bile! Kader bizden yana değildi!" Rakiplerin başarısından çok topun bizi sevmediği üzerinde duran oyuncularımız da vardı. Ferdi Kadıoğlu’na göre ‘adamlar iki kere geldiler ikisi de gol oldu’Merih Demiral ‘olmayınca olmuyor’. 

 

Futbol denilen oyunun sahada oynandığını ve topa daha fazla sahip olmakla veya çok daha fazla hücum girişiminde bulunmakla istenilen sonucun elde edilmediği gerçeğini bir türlü anlamak istemiyoruz! Kendi yarattığımız algı denizi içerisinde sosyal medya futbolu üzerinden ahkam kesip had bildiriyoruz. Ancak hayallerle gerçekler hiç beklemediğimiz bir şekilde oynadığımız her iki karşılaşmada da tokat gibi kendisini bize hissettirdiler. Hayallerimiz final oynamak, dünyaya altın jenerasyonumuzu göstermek iken gerçekler kupanın bitimine bir ay kala gol atamadan eve geri dönmek ve ne yazık ki hiçbir şekilde futbola dair ortaya bir şey koymamış olmaktır. Dünyanın önde gelen kulüplerinde futbolcularınızın oynuyor olması ile işler bitmiyor bir de futbol aklınızın olması gerekiyor ki ne yazık ki bu noktada 2002 takımının yanına bile yaklaşamayacak bir milli takımımızın olduğunu acı bir ders ile görmüş olduk. 

 

Bu turnuva bir kez daha ülke olarak eleştiri kültürünün ne kadar uzağında konumlandığımızı ortaya çıkarmış oldu. Konuşmayı değil, didişmeyi tercih ediyoruz ve kendi haklılığımızı karşımızdakilere ispat edebilme adına elimize geçen her türlü fırsatı çekinmeden kullanmayı maharet sayıyoruz. Oysa başarı denilen kavramın bir inşa sürecinin yansıması olduğu gerçeğini kavrayamadığımız müddetçe saman alevi gibi yanıp sönen ve asla kalıcı olamayacak olan geçişlerin arkasına takılıp kalır, geçmişle övünmeyi sürdürürüz. Türkiye’nin futbol alanında 85 milyonluk bir ülke olmanın gücünü yansıtabilecek bir potansiyeli harekete geçiremediği gerçeğini bir türlü kabullenmek istemiyoruz. Amatör liglerden başlayarak süper lige kadar sürüp giden bütün aşamalardaki tuhaflıkları bırakın çözmeyi, konuşmuyoruz bile. Haziran ayının sonunda hala devam etmekte olan Amatör takım maçlarının neden bu kadar tuhaf bir iklimde sürmekte olduğunu açıklayabilecek bir federasyon yetkilisi var mı acaba? Ya da sürekli olarak değiştirilen yabancı oyuncu kuralının neden bir türlü sistematik bir hale dönüştürülemediği gerçeğini tartışabiliyor muyuz hiç?  


Birbirimizi yemekten vazgeçmek suretiyle futbol denilen alanı yeniden kurmak durumundayız. Aksi söz konusu olduğu her durumda yıllar sonra benzer sonuçları tekrar tekrar yaşamak zorunda kalacağımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Turnuvaya katılan takımlar içerisinde oynadığı oyunla veyahut hikayeleri ile gündeme gelen bir ülke olmadığımız gerçeğini es geçmeden önümüzdeki turnuvalarda nasıl bir milli takım görmek istiyoruz hususunu tartışmalıyız. ‘Biz bitti demeden bitmez’ noktasından ‘olmayınca olmuyor’ noktasına gelmek mesafe kat etmek olmuyor! Bir tane hakeminizin bile düdük çalamadığı, teknik direktörlerinizin yurt dışında olmadığı, futbolcularınızın zaman zaman yurt dışında boy gösterdiği bir ülke olduğumuz gerçeği beraberinde neden istikrarlı bir futbol ülkesi olamadığımızı da ortaya çıkartıyor aslında. Aradan geçen yıllar içerisinde değişmeyen yegâne şey ise bizim futbol üzerinden ayrışmayı sürdürüyor olduğumuz gerçeği maalesef. 24 yıl önceki takım içinde yaratılan iki kutuplu Türkiye imajından başlayarak prim olarak vaat edilen ciplere kadar süren tartışma bu kez Bodrum’daki villa yapımı, prim söylemleri ve oyuncu seçimlerindeki yaklaşımlarla sürüp gitti. Bir öncekinde dünya üçüncülüğünün yanı sıra oynanan oyun ve elde edilen sonuçlar da kamuoyunu memnun etmişti. Bu kez ortada gol atmayı başaramayan hatta birbirinin kopyası goller yemek suretiyle istenileni veremeyen bir milli takım var, bu ise tartışmaların çok daha alevlenmesine yol açıyor.  


Sosyal medya çağında her yapıp ettiğiniz sizin önünüze fazlasıyla çıkarılacak olduğunu en çok da popüler kültürün futbol alanındaki temsilcileri olan isimler bilmek durumundalar. Şöhretin başka türlü bir aurası olduğunu sadece kazanırken değil, kaybederken de fark etmek zorundasınız. Aksi halde yazdıklarınızla, verdiğiniz pozlarla size geri dönüş yapmaya hazır milyonlarca insan olduğunu bir şekilde size hatırlatıverirler. Yaşananlar karşısında keşkelerin sonuç verebilmesi mümkün değildir, bu yüzden de keşke demekle zaman harcamak yerine yapamadıklarımızla veyahut yanlış yaptıklarımızla yüzleşerek, kendimizi dönüştürmek durumundayız. Rahmetli Süleyman Demirel’in siyasi literatüre geçen sözlerinden bir tanesinde şöyle diyordu: Galibiyetin sahibi çoktur, mağlubiyetin sahibi yoktur. Yenilgi yetimdir. Futboldaki hüsranımızı ortadan kaldırmak istiyorsak mağlubiyetlerimizi masaya yatırmalı ve daha en başından konuşulmayanları konuşmaya başlamalıyız.  

 

 

Yorumlar


bottom of page