Topun Gölgesinde İktidar: Dün Yasak, Bugün Araç

Gökmen Topuz’un ‘İmparatorluktan Cumhuriyete Türk Futbol Tarihi’ kitabını okurken, birçok şeyin bugünle ne kadar benzer olduğunu; birçok olayın ise dönemin koşullarına ve çıkar ilişkilerine göre şekillendirildiğini gördüm. Bu nedenle sevgili Topuz’u kaynak alarak bu yazıyı kaleme alma gereği hissettim.
Bugünkü siyasi yapının kökenini oluşturan Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, futbol bugünün aksine yasaklı bir oyun olarak toplumsal yaşamın içine girmeye başlamıştı. Hazreti Ali ve Hazreti Hüseyin’in başı olarak lanse edilen top nedeniyle oyuna karşı dinsel gerekçeler öne sürülürken, 19. yüzyılda İngilizlere ait bir oyun olarak görülen futbol, daha çok yabancılar tarafından oynanıyordu.
O dönemde de, tıpkı bugün olduğu gibi, gösterişli projelerle birlikte borç yükü giderek artıyordu. Kitapta aktarıldığına göre, 5,3 milyar franklık tahvil satışıyla borçlanılmasına rağmen elde kalan miktar yalnızca 3 milyar franktı. Aracı komisyonları düşüldüğünde ise gelir 2,7 milyar franka kadar geriliyordu. İmparatorluğun bugünkü versiyonunda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. BirGün gazetesinin haberine göre devlet, yalnızca altı aylık dönemde 1 trilyon 480 milyar lira faiz ödemesi yaptı. Elbette bugün futbol yasak değil; aksine sistemin kendisini propaganda ve örgütlenme üzerinden konsolide ettiği alanlardan biri hâline gelmiş durumda.
Benzerlik ise muhalif olarak görülen kişilerin futbol üzerinden imparatorluğu yıkmaya çalıştıkları iddiasıyla soruşturmalara uğraması, hapis ve sürgün cezalarıyla karşı karşıya kalmaları. Bu durum, bugünün mizaha yönelik baskılarının farklı bir versiyonu gibi.
Türklerin kurduğu ilk kulüp olan Black Stocking, oynadığı ilk ve son maçın ardından II. Abdülhamid’in baş jurnalcisi tarafından yakın takibe alınır. Bunun sonucunda Fuad Hüsnü Kayacan, Kasımpaşa’daki askerî mahkemede yargılanır ve jurnal kayıtlarında şu ifadeler yer alır:
“…Karşılıklı kaleler kurup Rumlarla aynı kıyafeti ilbis olduğu hâlde top endahtı ile talim icra etmekte olduklarından…”
Neyse ki Fuad Hüsnü Kayacan kendisini savunarak nispeten hafif bir cezayla kurtulur.
Reşad Danyal ise maçın ardından gece yarısı evinden alınır, Üsküdar’a götürülür ve futbol ile kulüp faaliyetleri üzerine uzun süre sorgulanır. O dönemde ‘top’ sözcüğünün silah anlamında da kullanılabilmesi işleri daha da karmaşık hâle getirir. Yetkililer büyük bir komployla karşı karşıya olduklarını düşünür; kulübü gizli bir örgüt olarak görürler. Topun ‘şeytan icadı’ olarak nitelendirilmesi, kulüp tüzüğü ve forma renkleri bile örgütsel faaliyetlerin kanıtı olarak değerlendirilir.
Sonunda görevliler büyük bir komployu ortaya çıkardıklarına inanırlar. İşte burası önemli: İmparatorluğun dağılmanın eşiğinden döndüğü sonucuna varılır. Konu saraya iletilir ve benzer olayların bir daha yaşanmaması için Reşad Danyal sürgüne gönderilir.
Aslında futbolu yasaklamakla onu baskı kurmanın bir aracı olarak kullanmak arasında büyük fark yok. Önemli olan, dönemin korku ve kaygılarının toplumsal yaşamın pratikleri üzerinden nasıl bir baskı mekanizmasına dönüştürüldüğü.
Şampiyonluklar, takımlar, başkanlar, futbolcular, transferler ve teknik direktörler gelip geçer. Ancak futbolun sistem açısından taşıdığı işlev, çoğu zaman iktidarın bekası üzerinden değerlendirilir. Zamanın ruhu bunu gerektirir. Tıpkı 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başındaki futbol yasaklarında olduğu gibi.























Yorumlar