Martıların tenisi
- Ömer GÜRSOY

- 26 Tem 2013
- 2 dakikada okunur
Geçtiğimiz hafta boyunca Trabzon’un dingin ve huzurlu havasının yanında eşsiz manzarası ile büyülenirken az kalsın kaldığım güzel Novotel’in üstünde tur atarak bizleri selamlayan martıları fark etmeyecektim.
Hâlbuki martılar bize o kadar yakınlardı ki.
Martıları farketmemi sağlayan tenis oldu.
Tenisi bilenleri bilir, bu spor sadece oynayan ve onları destekleyen profesyoneller için değil aileler için de son derece zorlu bir alandır. Tenis koçları kimi zaman kortta mücadele eden tenisçiden daha çok ailelerin heyecanını kontrol etmeye çalışırlar.Basamaklar çıkıldıkça ailelerin hepsi birer tenis antrenörüne, forehand, backhand ustasına,mentor koça dönüşür. Sonra kortlarda ağlayan, mızıldayan çocuk görüntülerine sinir telleri raket tellerinden daha gergin olan ebeveynlerin bağrışmaları karışır.
Oğlumun tenis turnuvası için gittiğim Trabzon’da tanıştığımız aileler çocuklarının gelişiminde mentör koça ihtiyaç duymuşlar. Sadece çocuklar için değil kendileri için de. Aileler bir araya gelip Ömer Çam ile uzun soluklu bir çalışmaya girişmişler. Her ay düzenli olarak toplanıyorlar.
Çam’ın onlara ilk önerisi ne olmuş biliyor musunuz? Hindistan yapımı “3 Aptal” filmini çocuklarıyla beraber izlemesi ve Richard Bach’ın “Martı” kitabını okumalarını.
Aileler kitabı alıp bana hediye ettiler, ben de bir çırpıda okudum.
Martı Jonathan, sadece karnını doyurmak için uçmuyordu. Yeteneklerini zorluyor ve yaşamın mükemmelliğini anlamaya çalışıyordu. Tüm gününü daha hızlı ve mükemmel uçmak için sürüden ayrı çalışarak geçiriyordu. Bu tutkusu yüzünden sürüden atıldı, yalnızlığa mahkûm edildi ama bu onun umurunda değildi. Çünkü sınırlarını genişlettikçe, imkânsızı başardıkça hayat onun için daha da anlam kazanıyordu. Bir gün yalnız olmadığını görecekti. Sayıları azda olsa yaşamın sadece karnını doyurmak olmadığını anlayan ve sınırlarının aşmış başka martıların varlığını görecekti.
Kitapta yeniyi denemekten korkmayan ve bunun için bedel ödeyen bir martı ile bir tenisçinin öyküsünün birebir benzediğini farkettim. Sürüye uyum sağlayan tenisçiler ile dışlanmak uğruna arayışlarını sürdüren, sınırları zorlayan mücadelesini bırakmayan risk alan tenisçilerin farkını hissettim.
Tam burada Tenis Federasyonu Teknik Direktörü Lluıs Bruguera'nın geçtiğimiz yıl bir dergiye verdiği röportajdan alıntı yapmak istiyorum: "Tenis gerçekten çok keyifli bir spor. Önemli özelliklerinden birisi zihni çalıştırmayı sağlamasıdır. Sadece koşmak, ter atmak, topu bir yere göndermek değil aynı zamanda çok keyifli bir zihinsel gelişim sağlıyor.Doğru stratejiler kurmayı ve baskı altında doğru karar vermeyi gerektiriyor. Bir çocuğun karakterinin daha kuvvetli, daha sağlam olmasına çok yardımcı oluyor. Hep denemek zorundasınız, olmadığı zaman da tekrar daha iyisini yapmak durumundasınız."
Bir bakıma "Martı" yazarı Bach'ın kahramanı Jonathan'ın felsefesi ile Bruguera'nın şampiyon tenisçiler için çizdiği yol haritası birebir örtüşüyor.
Bakın Bach romanında daha ne güzel tespitler yapmış:
“Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var; öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak.”
“En yüksek uçan martı, en uzağı görendir.”
“Gerçekte her birimiz, Yüce Martı düşüncesinin, sınırsız özgürlüğün ta kendisiyiz. Bizi sınırlayan herşeye karşı çıkmalıyız.”
“Kanat ucunuzdan, kanat ucunuza bedeninizin tümü, aslında düşüncenizin somutlaşmış biçimidir. Düşüncelerinize vurulan zinciri kırın, göreceksiniz ki bedeniniz de zincirlerini koparıp atacaktır.”
Hayata ve tenise böyle bakınca, Cumhuriyetten önce tenisin oynandığı Trabzon’un bugün dünya çapında tenisçi çıkaracak potansiyeli ve karakteri olduğunu düşünüyorum.Azim, kararlılık, mücadele gücü, hatta doğru yönlendirilecek öfkeleri bile..
Yazımı bitirip gökyüzüne bakarken “Belki de Trabzonlular kendi martılarını çıkaracaktır” diyorum.






















Yorumlar