top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Kendimizi Kandırmayalım!

2 dakika önce
2 dakikada okunur

Fransa, İtalya ve Belçika maçları, Türkiye futbolunun altyapıdan yönetime uzanan yapısal sorunlarını ortaya koydu. Tüketim ve borç üzerine kurulu model, sahadaki kalite farkını derinleştiriyor.


Bugüne kadar 23 kez düzenlenen Dünya Kupası’nı yalnızca 8 farklı ülke kazanabildi. Avrupa şampiyonalarına baktığımızda da tek tük sürprizler dışında şampiyonlukların yine belirli ülkeler arasında dağıldığını görürüz. Bunların hiçbiri tesadüf değildir.


Bu ülkelere ve futbol yapılarına baktığımızda, hepsinin köklü birer ekole sahip olduğunu anlarız. Diğer bir deyişle, kültürel bir dayanağa bağlı kalmak kaydıyla sosyal yaşamı kurgulayan ortak davranış kodlarının sahada oynanan oyuna, belirli prensiplere ve sistematik bir kurguya dönüştüğünü görürüz.


Oyuncuların bu seviyeye gelmesini sağlayan altyapı gelişim süreçleri de bu şablonun temel öğelerine sadık kalınarak hazırlanan müfredatlarla yönetilir. Her yaş grubunun ulaşması gereken bir hedef ve buna uygun bir müfredatın bulunması işin ana menüsüdür. 17-19 yaş aralığına gelen oyuncuların tüm temel teknik becerileri kazanmış ve A takım seviyesinde oynayabilecek donanıma erişmiş olmaları hedeflenir. İspanya, Fransa, Almanya, İngiltere ve İtalya bu süreci en sağlıklı yöneten ülkelerdir.


Ancak bu sistemin temeli, kulüplerin kendi altyapılarından yetiştirdikleri oyuncuları A takımlarında oynatabilmesidir. Doğru bir eğitim ve işletme modeli etrafında şekillenen bu süreç, dünya futboluyla rekabet edebilecek donanımda oyuncuların yetiştirilmesini ve başarı odaklı bir istikrarın yakalanmasını sağlar. Günümüzde Yamal, Pedri, Barcola, Olise, Doue, Kimmich, Musiala, Donnarumma, Barella, Myles Lewis-Skelly, Saka ve Nico O’Reilly gibi isimlerin üst seviyeye çıkış öykülerinde bu modelin nasıl doğru sonuçlar verdiğini rahatça görebiliyoruz.


Asıl önemli nokta ise sahada oynanan futbolun küresel ölçekteki oyun rekabetine uygunluğudur ki bu bizim en büyük sorunumuzdur. Altyapı zorunluluklarını ortadan kaldıran ülke futbolumuz —tıpkı eğitim sistemindeki bilimsel dayanakların imha edilmesi gibi— tüketim odaklı, menajer-başkan ilişkileriyle yapılandırılan ve borç sarmalı üreten bir işletme modeliyle yönetilmeye devam ediyor.


Fransa, İtalya ve Belçika maçlarındaki saha içi rekabet düzeyimiz, işte bu idari mekanizmanın doğal bir sonucudur. Sahadaki temel eksikliklerimiz doğru pozisyon alamama, top kontrolündeki postür (duruş) bozuklukları, teknik becerideki kırılmalar, zamanlama hataları, teknik yetersizlikten kaynaklanan zaman kayıpları, pas tercihinde zamanlama ve ayak pozisyonu hataları, oyunu yorumlama eksikliği, şut tekniği zayıflığı ve hava toplarındaki zamanlama hataları şeklinde uzayıp gidiyor.


Bu temel eksiklikler barınırken sahada hangi hocayla çalışılırsa çalışılsın sürdürülebilir bir başarı yakalamak mümkün değildir. Ancak Şenol Güneş ve Fatih Terim dönemlerinde olduğu gibi duygu sömürüsüne dayalı ajitasyonlarla günlük başarılar yakalanır ve bu da kamuoyuna büyük bir başarıymış gibi pazarlanır. Oysa bu mantıkla bir turnuva takımı olmak, her maçta aynı oyun kurgusunu sergilemek, oyun disiplini ve sistem sadakati üzerinden başarıya ulaşmak imkânsızdır. Montella’nın başarısızlığı da tam olarak buna bağlıdır ve bu gidişatın geri dönüşü yoktur; kendisi görevi bırakmalıdır.


Bahsettiğimiz 8 ülke bu rekabet ortamına kolay gelmedi (ki Hollanda ve Belçika’yı bu elit grubun biraz dışında tutmama rağmen). Bu A klasmanı maçları bizim için çok değerliydi. Sonuç olarak, istediğimizi almak zaten mümkün değildi; ancak aradaki kalite farkını görmek açısından önemli bir analiz fırsatı sundu.


Ülkede siyaset ne ise sanat, spor, ekonomi ve eğitim de odur; hepsi zincirleme bir reaksiyona tabidir.


Yakın zamandaki fon krizinde 20 milyar doların buharlaşmasına karşın toplumun pasif bir tepki vermesinin nedeni, futbolda yıllardır milyarlarca liranın dışarıya aktarılarak servet transferi yapılması ve bu süreçte pazarlanan başarı ütopyasının alıcı bulmasıdır. Futbol, kuralsızlıkların meşrulaştırıldığı kullanışlı bir araç haline getirilmiştir. Yeter ki bu mekanizma sürdürülsün. MHK de bu mekanizmanın sadece bir argümanıdır.


Sonuç olarak, bu üç ülkeyle her konuda rekabetimizi kıyasladığımızda tablonun değişmediğini görürüz. Futbol, bu genel düzenin sadece bir yansımasıdır. Kendimizi kandırmayalım.

 

 

Yorumlar


bottom of page