Figür mü, Figüran mı?
Türk futbolu açısından Avrupa kupalarında geçen birkaç gün, yalnızca alınan ağır mağlubiyetlerin değil, çok daha derin bir problemin fotoğrafını çekti.
Önce Galatasaray…
Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona karşısında öne geçmesine rağmen sahadan 4-1 mağlup ayrıldı.
Ardından Fenerbahçe…
İngiltere deplasmanında Aston Villa karşısında 6-0 gibi son derece ağır bir yenilgi aldı.
İki farklı maç, iki farklı rakip, iki farklı oyun…
Ama aynı soruya çıkan bir tablo:
Türk futbolu Avrupa’nın zirvesiyle arasındaki mesafeyi neden kapatamıyor?
Çünkü artık meseleyi “Bir maç kötü oynandı”, “Kalecinin hatasıydı”, “Teknik direktör yanlış kadro çıkardı” diyerek geçiştiremeyiz.
Futbolda kötü maç olur, ağır yenilgi olur.
Ama aynı sorunlar farklı zamanlarda, farklı takımlarda ve farklı seviyelerde tekrar ediyorsa, artık maçları değil futbolun bütününü konuşmak gerekir.
MİLLİ TAKIMDA HOCAYI DEĞİŞTİRMEK, FUTBOLU DEĞİŞTİRMEK DEĞİLDİR
Tam da bu noktada milli takıma bakmak gerekiyor.
Teknik direktör değişikliği elbette futbolun doğal parçalarından biridir. Yeni bir teknik adam farklı bir oyun anlayışı getirebilir, bazı oyuncuların performansını değiştirebilir ve kısa vadede sonuçlara etki edebilir.
Ama bir ülkenin futbol sorunlarını yalnızca teknik direktör değiştirerek çözemezsiniz.
Montella gider, başka bir teknik direktör gelir; eğer oyuncu yetiştirme düzeni, altyapı, antrenör eğitimi ve kulüplerin çalışma kültürü aynı kalırsa sorunların önemli bölümü yerinde kalır.
Kısacası:
Montella gitti, sorun baki!
Çünkü sorun bir teknik direktörün omuzlarına sığmayacak kadar büyük.
Milli takım, Türk futbolunun vitrini olabilir. Ama vitrindeki ürünü değiştirerek, o ürünün nerede ve nasıl üretildiği sorununu çözemeyiz.
Milli takım gökten futbolcu indirmiyor.
Oyuncuyu kulüpler yetiştiriyor.
Kulüplerin geleceğini ise altyapılar belirliyor.
Dolayısıyla milli takımın geleceğini konuşuyorsak, önce futbolcunun yetiştiği yere bakmak zorundayız.
ASIL MESELE: NASIL BİR FUTBOLCU YETİŞTİRİYORUZ?
Biz nasıl bir futbolcu yetiştiriyoruz?
Sadece yetenekli mi?
Yoksa oyunu okuyabilen, doğru karar verebilen, baskı altında çözüm üretebilen, fiziksel ve zihinsel olarak üst düzeye hazırlanmış bir futbolcu mu?
Topla iyi olmasını mı istiyoruz, yoksa topsuz oyunu da bilen bir oyuncu mu yetiştiriyoruz?
13-14 yaşında başlayan eğitim ile 17-18 yaşındaki gelişim arasında ortak bir futbol dili var mı?
Genç oyuncu A takıma çıktığında yeniden futbol öğrenmek zorunda mı kalıyor?
İşte sistem ve ekol meselesi tam burada başlıyor.
Ekol, bütün takımların aynı dizilişle oynaması değildir.
Aynı teknik direktörü kullanmak da değildir.
Ekol; futbolun temel prensiplerinde ortak bir anlayış oluşturabilmektir.
Oyuncunun nasıl yetişeceği, antrenörün nasıl eğitileceği, genç futbolcunun nasıl geliştirileceği ve oyunun hangi temel prensiplerle öğretileceği konusunda süreklilik sağlayabilmektir.
Bir teknik direktör değiştiğinde her şeyin sıfırlanmaması…
Bir yönetim değiştiğinde altyapının yeniden şekillenmemesi…
Bir jenerasyon sona erdiğinde futbol kültürünün de sona ermemesi…
İşte gerçek anlamda sistem ve ekol budur.
Bizim temel sıkıntılarımızdan biri ise tam burada ortaya çıkıyor:
Sürekli yeni başlangıçlar yapıyoruz ama yeterince uzun süre devam etmiyoruz.
Yeni hoca geliyor, yeni anlayış.
Yeni yönetim geliyor, yeni proje.
Yeni jenerasyon geliyor, yeni beklenti.
Sonuç gelmeyince yine başa dönüyoruz.
Oysa futbol kısa vadeli heyecanlarla değil, uzun vadeli birikimle gelişir.
Altyapıdan antrenör eğitimine, oyuncu izleme sistemlerinden performans bilimine kadar bütün parçaların aynı hedef doğrultusunda çalışması gerekir.
Bir ülkenin futbolu tesadüfen ekol olmaz.
Ekol, yıllar boyunca aynı doğrultuda yürüyebilmenin sonucudur.
ALTYAPI, TÜRK FUTBOLUNUN GELECEĞİDİR
Altyapıyı yalnızca çocukların futbol oynadığı yer olarak görmekten vazgeçmeliyiz.
Altyapı, Türk futbolunun üretim merkezidir.
Burada mesele sadece kaç futbolcu yetiştirdiğimiz de değildir.
Nasıl futbolcu yetiştirdiğimizdir.
Çocuğa teknik beceri kadar oyun aklı kazandırabiliyor muyuz?
Karar verme becerisini geliştirebiliyor muyuz?
Fiziksel gelişimini bilimsel olarak takip ediyor muyuz?
Antrenörlerimizi çağdaş yöntemlerle eğitebiliyor muyuz?
Ve en önemlisi, genç oyuncuya gelişmesi için yeterli zaman ve sabır tanıyor muyuz?
Bugün bir altyapıdan bir oyuncunun A takıma çıkması başarı olarak görülebilir.
Ama asıl başarı, bunu istisna olmaktan çıkarıp sürdürülebilir bir üretim modeline dönüştürebilmektir.
Çünkü güçlü milli takım, yalnızca iyi bir teknik direktörün eseri değildir.
Güçlü milli takımın arkasında güçlü kulüpler, güçlü altyapılar ve ortak bir futbol eğitimi vardır.
AVRUPA’DA FİGÜR MÜYÜZ, FİGÜRAN MI?
Avrupa futbolunda figür olmakla figüran olmak arasında yalnızca iki harf yok.
Arada futbol aklı var.
Planlama var.
Altyapı var.
Bilim var.
Ekonomik sürdürülebilirlik var.
Ve bütün bunları birbirine bağlayan ortak bir futbol kültürü var.
Bir yıldız transferiyle Avrupa seviyesine çıkılmıyor.
Bir şampiyonlukla Avrupa ile aradaki mesafe kapanmıyor.
Bir teknik direktör değişikliğiyle futbol kültürü yenilenmiyor.
Bir iyi jenerasyonla kalıcı başarı sağlanmıyor.
Kalıcı başarı; doğru oyuncuyu yetiştiren, doğru antrenörü eğiten ve doğru futbol anlayışını nesilden nesile aktarabilen bir yapı kurulduğunda geliyor.
BİZE YENİ BİR KURTARICI DEĞİL, FUTBOL AKLI LAZIM
Belki de artık “Bizi kim kurtaracak?” sorusundan vazgeçmeliyiz.
Yeni teknik direktör kim?
Hangi yıldızı transfer edeceğiz?
Hangi oyuncuyu milli takıma çağıracağız?
Bunların hepsi konuşulabilir.
Ama daha büyük soru şu:
Biz nasıl bir Türk futbolu istiyoruz?
Nasıl oyuncular yetiştireceğiz?
Nasıl antrenörler yetiştireceğiz?
Hangi futbol prensiplerini benimseyeceğiz?
Altyapıyı nasıl güçlendireceğiz?
Ve en önemlisi, bunları kaç yıl kararlılıkla sürdüreceğiz?
Çünkü mesele bir sonraki teknik direktörü bulmak değil.
Teknik direktör değişse bile ayakta kalacak bir futbol kültürü oluşturmak.
AVRUPA BEKLEMİYOR
Avrupa futbolu ilerliyor.
Veri analitiği gelişiyor.
Performans bilimi gelişiyor.
Oyuncu izleme sistemleri gelişiyor.
Altyapı modelleri gelişiyor.
Kulüpler kurumsallaşıyor.
Biz ise enerjimizin önemli bölümünü hâlâ birbirimizi suçlamaya harcıyoruz.
4-1 ve 6-0 gibi sonuçlar bu yüzden yalnızca skor olarak okunmamalı.
Bize nerede olduğumuzu göstermeli.
Daha önemlisi, neden orada olduğumuzu düşündürmeli.
Çünkü mesele Barcelona’ya 4-1 kaybetmek değil.
Mesele Aston Villa’dan 6 gol yemek de değil.
Asıl mesele, bu sonuçlardan sonra ne yapacağımızdır.
BAZI YIKILIŞLAR…
6-0 çok ağırdır.
4-1 de can yakıcıdır.
Ama bazı yenilgiler yalnızca kayıp değildir.
Aynadır.
Kendimize bakmamızı sağlar.
Eksiklerimizi gösterir.
Ve doğru okunduğunda değişimin başlangıcı olabilir.
Yeter ki her yenilgiden sonra bir suçlu bulup rahatlamayalım.
Yeter ki teknik direktörü değiştirerek bütün sorunların çözüldüğünü düşünmeyelim.
Yeter ki bir yıldız transferini futbol reformu zannetmeyelim.
Çünkü mesele bir kişi değil.
Mesele Türk futbolunun nasıl yönetildiği, nasıl oyuncu yetiştirdiği ve nasıl bir futbol kültürü oluşturduğu.
Şimdi önümüzde çok açık bir soru var:
Figür mü olacağız, figüran mı?
Bunun cevabını bir teknik direktör vermeyecek.
Bir futbolcu da vermeyecek.
Cevabı, yıllar içinde oluşturacağımız futbol kültürü verecek.
“Bazı yıkılışlar daha büyük kalkınışların temsilcisidir.”
Belki de bugün yaşadığımız ağır yenilgiler, Türk futbolu için böyle bir dönüm noktası olmalı.
Montella gitti, sorun baki!
Ama sorun baki kalmak zorunda değil.
Yeter ki artık her seferinde kişileri değiştirmek yerine, futbolun kendisini değiştirmeye cesaret edelim.
Yeni bir teknik direktör değil; yeni bir futbol anlayışı.
Yeni bir transfer değil; yeni bir oyuncu yetiştirme kültürü.
Yeni bir proje değil; yıllarca sürdürülebilecek bir futbol aklı.
Çünkü Avrupa’da figür olmak istiyorsak, önce kendi futbolumuzun kimliğini oluşturmak zorundayız.
Figür mü, figüran mı?
Artık bu sorunun cevabını sözlerimiz değil, yetiştirdiğimiz futbolcular ve kurduğumuz futbol kültürü verecek.





















Yorumlar