top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Taraftarlık mağduriyetinin Stockholm sendromu

4 saat önce
3 dakikada okunur

Son 24 yıl içinde yaşadıklarımızın bizleri getirdiği noktayı çok kolayca izah etmek pek mümkün değil. Sistem son derece iyi organize edilmiş bir kaos düzeni üzerinden yönetiliyor. Bu kaos öyle bir ustalıkla tasarlanmıştır ki insanların günlük yaşam beklentisi artık ‘bugün kaosa neyin sebep olacağı’ yönündeki varsayımlardan ibaret hale gelmiştir.


Sürecin yürütülmesi ve istenen lokal çalışmaların yapılarak topluma yayılması için bunu organize edecek birtakım mekanizmalara ihtiyaç vardır. İşte futbol, bu ülkede tam da bu amaca hizmet etmek üzere varlığını sürdürüyor. Futbol sahaları, kuralsızlığın pazarlanıp kabul ettirildiği, haksız rekabetin gerçek bir rekabetmiş gibi sunulduğu ve endüstriyel futbolun zaten bu amaçlar doğrultusunda dizayn edildiği alanlardır. Federasyon ile kurulları ve kulüpler de tamamen bu yapının işleyişine uygun şekilde organize edilmiştir.


Tüm bu sistemin finansmanı haksız rekabet koşulları üzerinden sağlanıyor. Kulüpler öz varlıklarını kaybederken, sadece tek bir şampiyonluk uğruna 100 yıllık birikimlerin feda edildiği bu sarmal, futbol sahalarında adeta olması gereken doğal bir süreçmiş gibi kabul görüyor.


Bu noktada ikna edilmesi gereken temel kitle taraftarlardır. Her ne kadar tribündekilere ‘seyirci’ ya da ‘müşteri’ denilse de, ‘taraftar’ tanımının çok daha gerçekçi olduğuna inanıyorum. Çünkü her ne olursa olsun, neyin kaybedildiğinin net bir şekilde anlaşılabilmesi için anlatımın duygusal hissiyatını kaybetmeden yapılması gerekir.


Bu kitlenin büyük çoğunluğu, günlük yaşantısını asgari ücretle ya da bu ücretin biraz üzerinde bir gelirle sürdürmeye çalışan, yaşama tutunma mücadelesi veren insanlardan oluşuyor. İşte bu noktada devreye giren taraftarlık kimliği ve bunun yarattığı duygusal etki, insanların adeta kendi cellatlarına âşık olmasına yol açıyor. Bu aşk, kulüp sevgisinden ayrı fakat ona bağlı taraftarlık duygularını tehdit eden ya da bu duyguları esir alan kişi veya kişilere karşı psikolojik bir bağ, sempati ve empati geliştirilmesinden kaynaklanan zihinsel bir zaaftır. Söz konusu durum, güncel yaşantıdan kaçak, başarı ya da başarısızlığa bağlı travmatik koşullara karşı geliştirilen derin bir savunma mekanizmasıdır.


Her ne kadar bir transfer, bir şampiyonluk söylemi ya da tek bir galibiyet ikna edici unsurlar gibi görünse de, sezon içindeki kırılmalar kaçınılmaz olarak çözülmeyi ve çaresizliği beraberinde getiriyor. Bu süreç, yeni sezonun başlangıcına kadar devam eder ve zamanla öğretilmiş bir çaresizliğe dönüşür. Çünkü ülkemizdeki taraftarlık, futbolun basit bir spor müsabakası ya da eğlence aracı olmasından çıkıp, kimlik, aidiyet ve benlik algısıyla tehlikeli biçimde bütünleştiği psikososyal bir olgu haline gelmiştir. Bu durum ise yönetim mekanizmaları için bulunmaz bir fırsattır. Kulüp yönetimleri, federasyon ya da devlet mekanizması fark etmeksizin, tüm bu yapılar hiyerarşik bir şekilde birbirine bağlı olduğundan, kitleleri ikna etme sonucuna ulaşmakla yükümlüdür. Futbol adeta toplumsal baskının ortaya çıkartacağı enerjiyi topraklama aracı haline getirilir.


Bahsi geçen ünlü fondaki alt katmanı oluşturan binlerce kişi de tam olarak aynı sendromla hareket etmiştir. Tıpkı futbolda olduğu gibi, üst seviyedeki aktörlerin asla kaybetmediği, yalnızca kulüplerin ve taraftarların zarara uğradığı bir düzen burada da geçerlidir. Kuralsızlığın futbol sahalarında kanıksanması, fon sahasına geçildiğinde meblağlar devasa boyutlara ulaşsa bile durumun idrak edilememesine yol açmıştır. Kitleler, kaybetmenin sistematik bir mekanizma üzerinden yürüdüğünü fark etmek yerine, yaşananları doğrudan kabullenme duygusuna yönelmiştir.


Temelde her iki süreç de bir sömürü mekanizması inşa edilerek, mutlu bir azınlığın çıkarlarına hizmet eden kuralsızlıklar zincirinin kitlelere kabul ettirilmesinden başka bir şey değildir. Asıl olgunun gizlenmesi amacıyla konu öznelleştirilerek, birkaç popüler isim üzerinden manipüle edilir; süreç soğumaya bırakılır, yeni aktörlerle eskiler yer değiştirir ve ortam durulduktan sonra her şey kaldığı yerden devam eder. Kamuoyu Emre, Fatma, Kerem, Erkan, Montella, Ferhat, Yasin ve Hacıosmanoğlu gibi isimlerle meşgul edilerek süreç tartışmaya açılır. Bu esnada süreci yönlendiren medya, kalemler ve ‘kalemtıraşlar’ tetikçilik görevini üstlenerek sistemin sağlıksız bir şekilde yürütülmesine zemin hazırlar.


Emek en yüksek değerdir.

Emek vermeden kazanma histerisinin getirdiği ahlaksız tutum kurumsallaşırsa, bu durum toplumun her alanına sirayet eder. İşte o zaman toplumsal çürümenin önüne geçmek imkânsız bir hal alır. Her alan, kendi çürüme seviyesini korumak adına çıtayı daha da yükseltir; çünkü var olmanın temel gerekçesi artık çürümenin kendisi olmuştur. Bu düzende galibiyetin, şampiyonluğun, haksız zenginleşmenin ve bol para kazanmanın gerçek karşılığı toplumsal olarak yok oluşa sürüklenmektir.


Bu gidişatı durdurmak için öncelikle bu nedenlerin arkasındaki cevapları bulmak, ardından da hesap sormak gerekir.


Devasa miktarda harcanan paralara rağmen gelen sportif başarısızlıklar, ekonomik yeterliliğe rağmen kurumsallaşan yoksulluk, eğitimde geniş imkânlar olmasına rağmen içini boşaltan sistem, kapı önünde yitip giden çocuklar ve her şey bilinmesine rağmen önlem alınmayan büyük vurgunlar...


Görünen o ki, hiçbir şey tesadüf değildir.

Yorumlar


bottom of page