Kaybolan Fair Play: Okuldan Başlamayan Spor Kültürü Sahada Kaybedilir
x
Buradasınız >> Ana Sayfa HABERLER & MAKALELER Genel Ahmet TALİMCİLER Kaybolan Fair Play: Okuldan Başlamayan Spor Kültürü Sahada Kaybedilir

Kaybolan Fair Play: Okuldan Başlamayan Spor Kültürü Sahada Kaybedilir

123sar

Ahmet Talimciler- 11 Şubat 2026 Türkiye’de spor kültürünün okulla olan bağlantısının yeniden gözden geçirilmesine ve doğrultuda Millî Eğitim Bakanlığının ders müfredatlarındaki Beden Eğitimi derslerine ilişkin yaklaşımının değiştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra başta Fair Play düşüncesi olmak üzere saygı, rekabet, takımdaşlık duygusu ve değerlere ilişkin kavramların spor yoluyla nasıl kitlelerle buluşturulabileceğine ilişkin düzenlemeler yapması elzemdir.

Bu yazının şekillenmesinde spor bilimleri camiasının duayen isimlerinden olan sevgili hocam Ümit Kesim ile yapmış olduğumuz konuşmaların etkisinin olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Hocamızın gönderdiği WhatsApp mesajı sayesinde Ocak ayının sonunda oynanan karşılaşmada olup bitenlerden haberdar oldum ve daha sonra da kendisiyle telefonda yaşananlara ilişkin olarak neler yapılabileceğini konuşurken yazma fikri daha ağır bastı. Öncelikle ülke futbolunun iki güzide ekibinin U 17 takımlarındaki gençlerin müsabakasında yaşanan olaylardan söz ettiğimizi belirtmeliyim. Bir başka ifadeyle profesyonel takım oyuncularının birbirleri ile oynadıkları müsabakada olup bitenlerden bahsetmiyoruz! Daha yolun başındaki gençlerin birbirlerine karşı bu kadar acımasızca davranmaları ve hayasızca küfürler savurmak suretiyle ortalığı birbirine katmaları, durumun göründüğünden çok daha sıkıntı verici olduğunu ortaya koymaktadır. 

Ülkemizdeki ezeli rekabetin özellikle sosyal medya mecralarının genişlemesi sonrasında gelmiş olduğu düzeyin, geçmişteki günlerle kıyaslanmayacak bir seviyede olduğu gerçeği ile başlamak durumundayız. Bir başka ifadeyle ezeli rakiplerin taraftarlarının birlikte maç seyretme ve herkesin birbirine karşı saygıda kusur etmediği günlerin çok ama çok gerilerde kaldığını unutmamak durumundayız. Çünkü hem ülke değişti hem de ülke nüfusu değişip dönüştü. Eski geleneklerin ve değerlerin bir arada tuttuğu sportif ortam ile karşı karşıya olmadığımız gibi o güzel insanlarda artık yoklar. Bunun ne anlama geldiğini belki de en çok içinde bulunduğumuz dönemde medyadaki yazarlarda hissediyoruz. Bir zamanlar hangi takımı tuttukları konusunda en ufak bir kuşkumuz olmamasına rağmen kimsenin tarafgirlikle suçlayamayacağı yazarlarımız vardı. Bu isimler birer kanaat önderi olarak her kesimden takdir görürler ve söyledikleri karşısında hangi takımın taraftarı olursa olsun, bir kabul söz konusu olurdu. Rahmetli İslam Çupi’nin, Metin Oktay’ın, Vedat Okyar’ın, Can Bartu’nun yazdıkları karşısında hiç kimse sen şu takımdansın bu yüzden de diğerlerini yazamazsın diyemezdi. Adım adım bugünlere geldik ve elimizde artık ezeli rekabet ebedi dostluk denilen bir kandırmacadan başka bir şey yok! 

Sırasıyla yola devam edelim ilk sırada değişen nüfus dinamikleri ile devasa hale dönüşen büyükşehirler var ve bu durum değerlerin erozyona uğraması ile ortak bir yaşam alanı inşa edebilme şansımızı sekteye uğrattı. İkinci olarak spor alanında yaşanan büyük ekonomik dönüşüm süreci ile kazanma kültürü her şeyin ve her türlü anlayışın önüne geçirildi. Artık şerefli mağlubiyetler dönemi veyahut namağlup ikinciliklerin herhangi bir getirisi bulunmuyor! ‘Vur kır parçala bu maçı kazan’ anlayışı bugün bütün takımlar için geçerli. Saygı görmeyi arzu eden ancak saygı göstermemeye adeta yemin etmiş bir kitle var artık. Çok kolayca kavga edebilen ve kavga ederek haklı olduğunu zannedenleri destekleyen bir anlayış dolaşımda. Bir başka ifadeyle vasatların iktidarında aklı başında olanların sesleri daha fazla kısılmaya başlar ve kanaat önderi olarak nitelendirilebilecek olan isimler gittikçe kaybolurlar. Üçüncü önemli husus kulüplerimiz ekonomik ve teknolojik açılardan büyük bir dönüşüm sürecinin içerisine girerken ne yazık ki kurum kültürlerinin temelini oluşturan geçmişle kurmuş oldukları bağları ve bu bağların içerisinde yer alan rekabet düşüncesinin etkilerini kaybettiler. Bu durum kazanma kültürü ile hemhal olan bir anlayış sonrasında benliklerimizin önemli bir hususunu oluşturan öteki imgesinin yok edilmesi düşüncesini hızlandırdı. Ezeli rakiplerin düşmanlaştırıldığı ve bunun sosyal medya üzerinden hızlandırıldığı bir sürecin önü ardına kadar açıldı. Dikkat edin bu iki takımın birbirleri ile olan anlaşılmaz düşmanlıkları nedeniyle her transfer döneminde aracıları zengin ediyorlar. 

Dördüncü önemli nokta hiç kuşkusuz yöneticilerin de bu yeni duruma uygun olarak aklı selim yerine taraftar psikolojisi ile olan bitene yaklaşmaları ve bu doğrultuda hareket etmeleridir. Taraftarlar artık masada da yumruğunu vuran ve istediğini söke söke almasını bilen başkanları, yöneticileri iş başında istiyorlar. Takımları aleyhine kararlar mı veriliyor hemen o kararları alan hakemlerin düdüklerinin asılması gündeme getiriliyor. Yöneticilerin profilleri de tıpkı taraftarların profilleri gibi değiştiği oranda bu durum başta alt yapılar olmak üzere bütün kulüp sporcularına ve o camiaya gönül vermekte olan bütün taraftarlara da sirayet etmeye başlıyor. Bir başka ifadeyle artık gençlerimize örnek olacak kulüp başkanlarımız ve yöneticilerimiz de maalesef yoklar!

Beşinci husus ise başta alt yapılardan başlayarak bu çocukların, gençlerin fair play denilen kavram doğrultusunda yetiştirilmesini sağlayacak olan antrenörlerin ve yardımcı personelin de yaşanan gelişmeler karşısında çaresiz bir şekilde olup biteni istemeye istemeye kabullenmiş olmalarıdır. Bazıları hala Don Kişotluk yapmayı sürdürmekle birlikte değişen koşullar altında hayatta kalabilme adına ne yazık ki ilkeler feda edilmiştir. Türkiye’de fair play kavramının yerleştirilmesi adına en fazla çaba gösteren kişilerden bir tanesi olan rahmetli dostum Cem Can’ın yazılarından oluşan kitaplarından bir tanesinin adı: Fair Play Yemin İstemez diğerinin ise İlkelerimizi Kim Yazacak şeklindeydi. Belki de asıl başlamamız gereken yerlerden bir tanesi tam da burasıdır. Bu çocukların, gençlerin rakiplerine saygı göstermeleri gerektiği düşüncesini daha en başından itibaren yeniden öğrenmeleri gerekliliğidir. 

Altıncı önemli nokta ise sevgili Ümit Kesim hocamın ısrarla vurgu yaptığı olayın sosyal medya kısmına ilişkin olup bitenlerde gizli. Herkesin kendisini bir başkasının gözünde meşrulaştırmaya çalıştığı günümüz dünyasında sosyal medya olmazsa olmaz bir gerçeklik algısı oluşturmak suretiyle kişileri bambaşka bir konuma yükseltebiliyor. Bu noktada gençlerimizin sosyal medya aracılığıyla rakiplerine yönelik ifadeleri kendilik bilinçlerini ortaya koyma ve bir kimlik kazanma açısından önem taşıyor gibi görünebilir. Ancak aynı durumun karşı taraf için de geçerli olduğu gerçeğinin beraberinde bu gençlerin birbirlerine karşı düşman olarak bir pozisyon almalarını sağlama gibi tuhaf bir noktayı da oluşturmakta olduğu gerçeğini maalesef es geçiyoruz. Bu adımı başta aileler olmak üzere bu gençlerin rol modelleri olan antrenörlerinin ve yakın çevresindekilerin her daim kendilerine hatırlatmaları gerekiyor. Kimliğinizin oluşumunda rakibinizi aşağılamak veyahut ona küfürler etmek bir fayda sağlamayacaktır. Hatta tam aksine sizin siz olmanızı sağlayacak husus olan rakibinizin varlığına yönelik her türlü olumsuzluk aynı zamanda sizin de olumsuzluğunuz olarak karşılık bulacaktır. Bu hususların da alt yapılardaki çocuklara, gençlere öğretilmesinde ve onların yarınlara hazırlanmasında etkisi olacaktır. 

Ne gibi etkilerin olduğunu belirtirken aynı zamanda nelerin yapılması gerektiğine ilişkin küçük dokunuşları da yapmaya çalıştım. Tam bu noktada alt yapılardaki görevli bütün antrenörlere yol gösterecek bir kitaptan birkaç paragrafı sizlerle paylaşacağım. Arthur Schopenhauer’ın Yaşam Bilgeliği Üzerine Aformizmalar isimli çalışmasından (1998, İş bankası Yayınları, s.4). İnsanın esenliği için, varoluşunun tüm biçimi için esas olan, açıkça kendi içinde ne bulunduğu ya da ne olup bittiğidir…aynı dışsal olaylar ya da koşullar, herkesi bütünüyle başka başka etkilerler ve herkes aynı ortamda yine de başka bir dünyada yaşar. Çünkü yalnızca kendi tasarımlarıyla, duygularıyla ve istenç devinimleriyle doğrudan bir ilişki içindedir; dışsal olaylar ancak içsel olayların izin verdiği ölçüde o kişiyi etkilerler. Herkesin içinde yaşadığı dünya, öncelikle kendi kendisini kavrayışına bağlıdır, bu yüzden kafaların farklılığına göre yönlenir: Bu farklılığa göre yoksul, dar ve sığ ya da zengin, ilginç ve anlam dolu olabilir. Sporun farklı branşlarında üst düzey isimlerin hayat hikayelerinden örnekler yine bu seviyedeki gençler için yol gösterici olabilir. Bu noktada ülkemiz insanlarının tıpkı siyasette olduğu gibi spor alanında da yaşadıklarını yazmama eğilimlerinin geleceğe köprü işlevi görecek olan kişilerin bu deneyimlerinin yok olması ile sonuçlandığı hususunu da bir kez daha hatırlatmış olayım. Keşke spor dünyasının önde gelenleri daha çok deneyimlerini geleceğe bırakabilseler. 

Kulüplerimizi büyük yapan hususun kazanılan kupalar, elde edilen madalyalar olmadığını asıl büyüklüğün çok daha başka bir seviyede ve yerde olduğunu daha en başından itibaren kulüplerin alt yapılarında öğretmek durumundayız. Burada kulüplerin sembol isimlerinin alt yapılarda yapacakları konuşmalar kadar kulüp yönetimlerinin mikrofonlar karşısındaki her türlü ifadeleri dikkat çekici olacaktır bu yüzden de söz konusu isimler, her bir ifadelerinin aynı zamanda çok daha farklı anlamlarla süslenebileceği gerçeğini akıllarından çıkartmamalıdırlar. Rakipleriniz sizin düşmanlarınız veya alt edilecek, yenilecek isimler değillerdir. Bu yüzden de kulüp yönetimlerinin başta başkanların önderliği çok ama çok kilit bir pozisyondur. Süper ligdeki karşılaşmalarda birbirleri ile yan yana oturmayan kulüp yöneticilerinin alt yapılarda olup bitenler karşısında şaşkınlığa uğramalarının faydası yoktur. 

Türkiye’de spor kültürünün okulla olan bağlantısının yeniden gözden geçirilmesine ve doğrultuda Millî Eğitim Bakanlığının ders müfredatlarındaki Beden Eğitimi derslerine ilişkin yaklaşımının değiştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Bunun yanı sıra başta Fair Play düşüncesi olmak üzere saygı, rekabet, takımdaşlık duygusu ve değerlere ilişkin kavramların spor yoluyla nasıl kitlelerle buluşturulabileceğine ilişkin düzenlemeler yapması elzemdir. Bir diğer önemli husus ise ülkenin spor bilimcilerinin daha aktif bir biçimde spor kültürünün okullardan başlayarak yaygınlaştırılması hususunda daha fazla söz söylemesi gerekmektedir. Bu noktada devletin istediğinin ötesinde önerileri ve uygulamaları hayata geçirmede daha aktif bir rol üstlenmelidirler. Değişen sosyoloji ile değerler üzerinden toplumsal hayata dönük uygulamaların da değiştiği gerçeği alt yapılardan başlayarak diğer bütün alanlarda spor kültürünün de dönüştüğü hususunu ortaya koymaktadır. Yapılması gereken bu dönüşen alanların yeniden kucaklanmasını sağlayacak yaklaşımları hayata geçirmek ve bu çocukların, gençlerin örneğin bahis sorunu yaşadığımız şu günlerde daha en başından bu alanlardan uzak durmasını sağlayacak adımları sadece yasal düzenlemelerle değil aynı zamanda bilinçlendirme ile gerçekleştirmek olmalıdır. 

Sevgili hocamızın bir zamanlar TRT’de yayınlanan Spor Forumları programlarını hatırlatmış olmasını da önemsiyorum. Çünkü ekranlarda sadece konuşan ve çoğunlukla da boş konuşanların yer aldığını üstelik bu kişilerin sürekli olarak sonuçlar üzerinden değerlendirmeler yaptığını görmekteyiz. Oysa ihtiyacımız olan çok daha derinlerde var olan sorunların tartışılmasını sağlayacak programların da dolaşıma sokulması olacaktır. Bu noktada TRT’nin çok daha rahatlıkla yapabileceği işler varken onun örnek teşkil etmesi ile diğerleri de benzer eğilimleri dolaşıma sokabilirler. Sadece futbolun değil bütün branşların daha fazla konuşulduğu ve sporun bir kültür olarak içinde yaşadığımız ülkede kök salmasına vesile olacak programların yapıldığı bir anlayışa ihtiyacımız eskisinden çok daha fazla. 

Son sözü Cem Can’ın Fan Etik sayfalarında daha önce söylediği Barışçı Çocuklar Yetiştirmek başlıklı yazısından (23 Nisan 2008) aynen aktarıyorum; Toplumların en önemli kaynağı insandır ve bir toplumun bugünden yarına hangi yönde değişeceği, o toplumun özellikle çocuklarını nasıl yetiştirdiğine bağlıdır. Toplumları bir arada tutan en önemli unsur, birlikte barışçı bir şekilde yaşayabilme atmosferinin korunabilmesidir. Şiddet toplumları ele geçiriyor, insanları yalnızlaştırıyor, güvensizleştiriyor. Önce şiddetin kurbanı olanlar çok geçmiyor, şiddetin hizmetkarları haline geliyorlar. Çocuklar da şiddeti sorun çözme, hayatın güçlükleri ile başa çıkma ve sorgulanmamış bir varoluş biçimi olarak kullanmayı her gün daha erken öğreniyorlar.

Barışçı, uygar bir toplum yaratabilecek çocuklar yetiştirmek için önerilen yaklaşımlar şöyle:

  • Çocuğa saygı göstermek: Saygılı davranışa model oluşturmak ve çocuğa saygılı yaklaşmak sayesinde çocukların kendilerine ve başkalarına saygılı olmaları sağlanabiliyor.
  • Çocukla çocuk-merkezli zaman geçirmek: Yetişkinlerin zaman fakiri olmaları yüzünden, gündelik aktivitelerin çoğu yetişkinlerin istekleri doğrultusunda gerçekleştiriliyor. Kararların çocuğun ihtiyaçları doğrultusunda verildiği çocuk- merkezli zamanlara yer açılmalı.
  • Çocuğa sorumluluk vermek: Çocuklara kapasiteleri doğrultusunda sorumluluklar verilmesi, çocuğun kendine değer verildiğini hissetmesi bağımlılık duygusunu azaltıyor.
  • Çocuğun yanında saldırgan davranışlar sergilememek: Çocuğun yanında başkalarına bağırmamalı, tartışmalar herhangi bir türden güç kullanımı ile çözülmemeli.
  • Çocuk gelişimini anlamak: Saldırganlık okul öncesi çocuklarda genel bir görünümdür. Çocuğa istek ve ihtiyaçlarını saldırgan olmayan yollardan göstermesi öğretilmelidir.
  • Çocuğa şiddet içermeyen yaşına uygun bir disiplin yöneltmek.
  • Televizyonu kısıtlamak ve bilgisayar başında neleri izlediğini takip etmek.
  • Diğerlerinin sergilediği şiddeti açıklamak: Şiddete mazeret yaratmadan sorunların nasıl ele alınabileceğini tartışmak gerekir.
  • Fikir ayrılıklarını şiddete başvurmadan tartışabilmeyi öğretmek.
  • Aile ve çocuğun yaşamındaki stresi azaltmak: Biraz yavaşlamayı ve ses tonlarını kontrol etmeyi başarmak.
  • Okulu desteklemek: Okuldaki başarı daha iyi işe sahip olma fırsatı yarattığı gibi bir çok kez çocuğu suçtan ve şiddetten uzak tutmanın etkili bir yolu.
                    linkedin-logo Paylaş                        Flipboard -logo Paylaş

Bu İçerik  22  Defa Okunmuştur
 

Degerli yazarimiz Prof. Dr. Ahmet Talimciler Perşembe, 25 Kasım 2010.

YAZARIN DIGER YAZILARINI GORMEK ICIN TIKLAYIN

futbolekonomihakkimizdabanner2

esitsizliktanitim

aksartbmmraporbanner

Yazarlarımızın Son Yazıları

Doç. Dr. Kutlu Merih
Doç. Dr. Kutlu Merih
Doç. Dr. Deniz Gökçe
Doç. Dr. Deniz Gökçe
Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu
Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu
Murat  Başaran
Murat Başaran
Mete İkiz
Mete İkiz
Hüseyin Özkök
Hüseyin Özkök
Ömer Gürsoy
Ömer Gürsoy
Neville Wells
Neville Wells
Kenan Başaran
Kenan Başaran
Prof. Dr. Ahmet Talimciler
Prof. Dr. Ahmet Talimciler
Prof. Dr. Lale Orta
Prof. Dr. Lale Orta
Müslüm Gülhan
Müslüm Gülhan
Tuğrul Akşar
Tuğrul Akşar
Av. Hüseyin Alpay Köse
Av. Hüseyin Alpay Köse
Doç. Dr. Recep Cengiz
Doç. Dr. Recep Cengiz
Dr. Ahmet Güvener
Dr. Ahmet Güvener
Av. Arman Özdemir
Av. Arman Özdemir
Dr. Tolga Genç
Dr. Tolga Genç
Tayfun Öneş
Tayfun Öneş
Dr. Bora Yargıç
Dr. Bora Yargıç
Alp Ulagay
Alp Ulagay
Dr. Sema Tuğçe Dikici
Dr. Sema Tuğçe Dikici
Prof. Dr. Fuat Tanhan
Prof. Dr. Fuat Tanhan
Prof. Dr. Turgay Biçer
Prof. Dr. Turgay Biçer
Av. Mustafa Batmaz
Av. Mustafa Batmaz

Kimler Sitede

Şu anda 1097 konuk çevrimiçi

İstatistikler

İçerik Tıklama Görünümü : 56591051

raporlaranas

kitaplar aksar

1

futbol ekonomi bulten

fesamlogobanner

ekosporlogo


Futbolun ekonomisi, mali, hukuksal ve yönetsel kısmına ilişkin varsa makalelerinizi bize gönderin, sizin imzanızla yayınlayalım.

Yazılarınızı info@futbolekonomi.com adresine gönderebilirsiniz. 

 

futbolekonomisosyal2

 

sosyal1