Ömer Gürsoy-29 Aralık 2025 Hande Fırat’ın art arda kaleme aldığı “Şimdi İğneyi Batırma Zamanı” başlıklı iki yazı, yalnızca siyasi gazetecilik açısından değil, Türkiye’de gazeteciliğin bugün geldiği yer adına da ciddi bir muhasebe çağrısıydı. O yazıları okurken aklımdan geçen soru şuydu:
Bu iğne neden spor medyasına hiç değmiyor?
Zamanlama tesadüf değil. Objektif spor gazeteciliğinin neredeyse yerlerde süründüğü, popülerliğin ve popülizmin mesleki reflekslerin önüne geçtiği bir dönemden geçiyoruz. Merkez medyadan sosyal medyaya kayan yorumcuların, daha fazla görünür olma iştahıyla kontrolden çıkan çıkışları; ana spor medyasında ise sahayı bilen, sözü olan, kalıcı muhabir ve yorumcuların bir türlü çıkmaması dikkat çekiyor.
Ortaya çıkıp bir hıçkırık gibi kaybolan onlarca isim…
Gürültüsü bol, izi yok.
Ben bu tabloya bakarken kendimi hep aynı yerde konumlandırıyorum:
Ne içindeyim ne de dışındayım spor medyasının.
Bu bir kaçış değil, bilinçli bir mesafe. İsmet İnönü’ye 27 Mayıs sonrasında sorulan o meşhur soruyu hatırlatır bana:
“İhtilalin neresindesiniz?”
Cevap nettir: “Ne içindeyim ne de dışındayım.”
Ben de 2003 yılından bu yana spor medyasıyla ilişkimi tam olarak bu noktada tuttum. Aidiyetin körleştirmediği, dışarıdan bakmanın da yabancılaştırmadığı bir yerde durmaya çalıştım.
Hande Fırat’ı çok genç yaşlarında, benim de Başbakanlık Özel Kalem’de görev yaptığım yıllarda Başbakanlık muhabiri olarak tanıyan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Bugün yazdıkları, mesleğinde ulaştığı en olgun evrenin ürünü. Yıllar boyunca bu sektörün içinde, zaman zaman bir rodeo atına biner gibi savrularak ama düşmeden ilerlemenin getirdiği bir berraklık bu. Tepki değil muhasebe, refleks değil sorumluluk.
Bir ülkede siyasi gazeteciliğin geldiği noktaya bakarak, spor gazeteciliğinin içinde bulunduğu hâli anlamak mümkündür. Tersi de doğrudur. Spor medyasının diline, reflekslerine ve etik eşiğine baktığınızda, siyasi gazeteciliğin nereye savrulduğunu da görürsünüz. Sanki birbirlerinin aynası gibidirler. Biri bozulduğunda, diğeri de gecikmeden yara alır.
Tam da bu yüzden, Hande Fırat’ın siyasi gazetecilikte açtığı bu tartışma, spor medyasına da doğrudan bir çağrıdır. Eğer siyasi alanda bu cesaret gösterilebiliyorsa, spor medyasının artık hiçbir mazereti kalmamıştır. Gürültünün arkasına saklanmak, popülerliği ilke sanmak, suskunluğu “denge” diye pazarlamak bir tercihtir; her tercihin de mesleki bir bedeli vardır.
Hadi spor medyasının duayenleri…
Hadi sözü olanlar, sözü kaldığını sananlar…
Bir iğne de buraya batıralım.
Çünkü spor medyasına baktığımızda aslında siyasi gazeteciliğin hâlini görürüz; siyasi gazeteciliğe baktığımızda da spor medyasının aynasıyla karşılaşırız.