top of page
Varlık 2_4x_edited.png

Seri Üretim Stadyumlar ve Kaybolan Tasarım Kimliği

Güncelleme tarihi: 29 Nis

Yazar: Mert Güneş


Her şehrin bir hikayesi, her sokağın bir ritmi vardır. Ancak son yıllarda bu ritmi bozan, şehirlerimizin silüetine devasa birer yabancı cisim gibi oturan bir gerçekle karşı karşıyayız: Ruhunu kaybetmiş yeni stadyumlar. Bir tasarımcı olarak baktığımda gördüğüm şey sadece modern binalar değil, kentin hafızasından koparılmış ve birer seri üretim objesine dönüştürülmüş hantal kütleler. Gelin, modernleşme adı altında her köşe başına diktiğimiz bu betonların, tasarımın en temel ilkelerini nasıl yerle bir ettiğine ve bizi futbolun ruhundan nasıl kopardığına biraz daha yakından bakalım.



Tasarımın en temel öğretisi olan form işlevi takip eder ilkesi, son yirmi yılda Türkiye’nin kentsel dokusuna eklemlenen yeni stadyum yapılarında ne yazık ki yerini formun gösterişi takip ettiği bir anlayışa bıraktı. Bir tasarımcı olarak baktığımızda, bu yapılar sadece beton ve çelikten ibaret inşaat projeleri değil; kullanıcıyla bağ kurması beklenen, şehrin silüetini tanımlayan ve sosyal bir etkileşim vaat eden en büyük ölçekli ürünlerdir. Ancak bugün Anadolu’nun farklı noktalarında yükselen bu binalar, kentsel dokuya uyum sağlamak yerine, birer yabancı obje gibi öylece dikilmii durumda. İyi bir tasarım, bulunduğu bağlamın bir parçası olmak zorundadır. Bir sandalyeyi tasarlarken bile onun hangi mekânda duracağını, hangi ışığı alacağını hesaplarız. Fakat yeni nesil şehir stadyumları, sanki merkezi bir yazılımdan çıkmış tek bir şablonun, yerel özellikler dikkate alınmaksızın şehirlere kopyalanmış versiyonları gibi duruyor. Sivas’taki stadyum ile Mersin’deki ya da Konya’daki arasındaki fark, sadece dış cephedeki kaplama renginden ibaret kalıyor. Oysa stadyum mimarisi, bulunduğu kentin rüzgarını, güneş açısını, taraftar profilini ve ruhunu yansıtmak zorundadır. Bizde ise tasarım süreci, binanın dışını süslü bir kutuyla kaplayıp içini standart bir betonarme kütleyle doldurmaktan öteye geçemiyor. Bu, tasarım dünyasında makyajlı mimari dediğimiz, işlevsel derinliği olmayan bir estetik anlayışıdır. Tasarımın özündeki problem çözme yetisi, yerini sadece görsel bir doluluğa bırakınca ortaya çıkan sonuç kentten kopuk devasa kütleler oluyor.


Tasarımda insan faktörü ve ölçek her şeydir. Bir objeyi gereğinden büyük tasarlarsanız, kullanıcı o objenin içinde kaybolur ve aidiyet hissi biter. Türkiye'deki stadyum projelerinin en büyük tasarım hatalarından biri, gerçeklikten kopuk kapasite hedefleridir. Otuz bin kişilik devasa stadyumlar, her iki haftada bir sadece birkaç bin kişiyi ağırladığında, o yapı çökmüş sayılır. Tasarımcı perspektifinden bakıldığında o boş koltuklar sadece plastik parçalar değil, mekânsal bir negatif alandır. Bu devasa boşluk, sporun doğasında olan o sıkışık, sıcak ve gergin atmosferi anında öldürür. İnsan ölçeğinden kopan bu anıt yapılar, kullanıcıyı yalnızlaştırır. Tasarımın temel amacı etkileşimi artırmakken, bizdeki bu beton kafesler etkileşimi sönümlendiren birer kara deliğe dönüşüyor. Güncel tasarım trendleri daha modüler, kapasitesi esnetilebilen ve çok amaçlı kamusal alanlara dönüşebilen esnek yapıları tartışırken, biz hala hantal ve tek fonksiyonlu devler inşa etmeye devam ediyoruz. Bu hantallık, tasarımın geleceğe uyum sağlama yeteneğini de elinden alıyor. Bir yapının başarısı, sadece dolduğu anlarda değil, boş kaldığı ya da az kullanıldığı anlarda bile çevresiyle kurduğu mekânsal ilişkide gizlidir. Ancak bizdeki ölçek hatası, bu yapıları haftanın altı günü yaşayan ölü organizmalara dönüştürüyor.


Bir ürünün başarısı, kullanıcının o ürünle ilk temas anından ayrılış anına kadar yaşadığı tüm deneyimle ölçülür. Bugün bir taraftar için stadyum deneyimi, şehrin dışındaki izole bir araziye ulaşmaya çalışmakla başlayan bir eziyet senaryosuna dönüşmüş durumda. Eski stadyumlar kentin birer canlı organı gibiydi; yürüyerek ulaşılır, maçtan önce ve sonra şehrin sokaklarına karışılırdı. Tasarımın kentsel entegrasyondan bu denli kopması, futbolun sosyal bir doku olma özelliğini elinden alıp onu sadece ticari bir izleti haline getiriyor. İçerideki kullanıcı deneyimi ise tamamen katmanlaşma hatası üzerine kurulu. Localar ve protokol alanları tasarımdaki en konforlu yerlerken, asıl kullanıcı olan genel taraftar kitlesi; ruhsuz koridorlara, yetersiz sosyal alanlara ve hiçbir teknolojik altyapısı olmayan steril kutulara hapsediliyor. Bir ürünü sadece belirli bir azınlık için mükemmelleştirip ana kullanıcıyı ihmal etmek, tasarımın kullanıcı odaklı yapısına tamamen aykırıdır. Tasarımcı, her bir koltuğun bakış açısını, her bir koridorun akışını ve her bir taraftarın o mekânda geçirdiği zamanın kalitesini düşünmekle yükümlüdür. Oysa yeni stadyumların iç mekanları, estetik bir kaygıdan ziyade sadece bir yönetmeliği yerine getiriyormuşçasına ruhsuz ve tekdüze.


Modern tasarım dünyası sürdürülebilirlik ve yeniden işlevlendirme üzerine kafa yorarken, kentin kalbindeki tarihi stadyumları yıkıp asıl spor kültürünü şehrin kilometrelerce dışındaki beton yığınlarına hapsetmek büyük bir planlama hatasıdır. Bu yapılar sadece inşaat maliyetleriyle değil, devasa işletme ve bakım giderleriyle de geleceğin modern harabeleri olmaya aday. Tasarımcılar olarak bizlere düşen görev, sadece dışı parlak kabuklar çizmek değil, o yapının içinde akacak olan hayatı ve kültürü tasarlamaktır. Futbolun ruhu, steril ve devasa beton kafeslerde değil; insan ölçeğinde, kentle bağ kuran ve nefes alan mekânlarda yaşar. Eğer tasarımı sadece bir inşaat faaliyeti olarak görmeye devam edersek, ruhsuz stadyumlar ve boş tribünler kentsel peyzajımızın en hüzünlü hatıraları olarak kalacaktır. Artık en büyüğü değil, en insanı olanı ve en doğru ölçekli olanı tasarlamayı öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü tasarım, sadece bir boşluğu doldurmak değil, o boşluğa bir anlam ve ruh katabilmektir. Bu ruhu kaybettiğimizde, elimizde kalan tek şey sadece verimsiz beton yığınları olacaktır. Sonuç olarak, şehirlerimizin kimliği bu jenerik ve kopyalanmış yapılar tarafından tehdit ediliyor. Tasarımı bir lüks ya da makyaj değil, toplumsal bir zorunluluk olarak ele almadığımız sürece, kentsel peyzajımızda aidiyet duygusu uyandıran mekanlar yaratmamız mümkün olmayacaktır. Bu kütlelerin birer stadyuma dönüşmesi için betonun ötesinde, yaşayan ve dönüşebilen tasarımlara ihtiyacımız var.

Rakamlar Gol Atar mı? Futbolun Yeni Matematik Problemi

Yazar: Arda Erten Okulda bize her şeyin bir formülü olduğu, verinin asla yalan söylemediği öğretilir. Modern futbol da artık tam olarak bu noktada. Her pasın açısı, her koşunun hızı, her oyuncunun bek

 
 
 
Sizin Müşteri Dediğiniz Benim

Yazar: Burak Yılmazer Bugün bir futbol kulübünün kapısından içeri girmek, stadyumun koltuğuna oturmak ya da üzerine bir forma geçirmek artık bir sevda meselesi değil, tamamen bir bütçe meselesi haline

 
 
 

Yorumlar


bottom of page