Fenerbahçe'de Başkanlık Yarışının Psikolojik Anatomisi
- Prof. Dr. Fuat TANHAN

- 6 Haz
- 7 dakikada okunur

George Orwell, “1984”'te günün mevcut verilerinden hareketle geleceğe dair bir öngörü sunar. Gabriel García Márquez ise Kırmızı Pazartesi'nde herkesin kaçınılmaz sonucu bildiği halde göz göre göre beklediği, gerçekleşecek olan bir yakımı anlatır. Fenerbahçe’deki başkanlık yarışını psikolojik açıdan ele aldığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşırız: Geleceğe dair bazı öngörülerde bulunmak mümkündür ve bu öngörüler hiç de iç açıcı değildir.
Her iki başkan adayı da Fenerbahçe’nin sorununu hâlâ transfer edilecek oyuncularda ya da getirilecek teknik direktörde görüyor. Onlara göre şampiyonluk, doğru isimlerle gelecek. Oysa sorunun bu olmadığını görmekten maalesef çok uzaktalar. Neden mi? Çünkü Sayın Ali Koç döneminde fazlasıyla iyi futbolcular ve dünyaca ünlü teknik direktörler transfer edildi. Peki tüm bu yetenekli isimler neden beklentilerin çok altında performans gösterdi? Neden “başarısız” oldular? “Bunlar yanlış transferlerdi” diyerek açıklamaya çalışmak safdillik olur. Bu, gerçeğe bakmaktan kaçmaktır. Oysa asıl sorunun ne olduğu bilinmedikçe, ortaya atılan her çözüm hem gerçeği görmekten uzak olacak hem de beraberinde yeni sorunlar getirecektir.
Bir Döngünün Anatomisi: Kaybedilen Yıllar ve Büyüyen Kırgınlıklar
Her şey, Aziz Yıldırım’ın kaybettiği ve Ali Koç’un başkanlık koltuğuna oturduğu gün başladı. O günden bugüne uzanan süreç ise ilginç bir biçimde yine Aziz Yıldırım’ın başkan adayı olduğu bir noktaya evrildi. Arada koskoca yıllar var. Ama bu yıllar zaferlerle değil, kayıplarla dolu. Yitirilmiş zamanlar, tükenmiş umutlar, birbirine yabancılaşmış dostluklar. İç çekişmelerin her geçen gün büyüttüğü kırgınlıklar var. Kimse kimseyi unutmamış, kimse kimseyi affetmemiş. Ve tüm bu tablo, Fenerbahçe’de her şeyi derinden etkiliyor. Sadece yönetim kurullarını, sadece kongre üyelerini değil, en temelde saha içindeki oyunu da. Artık her şey daha zor, daha stresli, daha kırılgan.
Oyuncular bu gerilimi soluyor. Antrenman sahasına çıktıklarında, kulüp binasına adım attıklarında, hatta maç günü soyunma odasına girdiklerinde üzerlerinde bir ağırlık hissediyorlar. Antrenörler bu gerilimi yönetmeye çalışıyor, ama onlar da hangi tarafın rüzgarıyla savrulacaklarını kestiremiyor. Taraftar ise çaresiz. İkiye bölünmüş bir halde, hangi tarafı tutacağını bilmiyor. Kimi eski günlere özlemle Aziz Yıldırım’ı anıyor, kimi onun karşısında kim varsa ondan medet umuyor. Ama ortada birleşen bir şey varsa o da şu: Herkes gergin, herkes kırgın, herkes yorgun. İşte tam da bu atmosferde, sahada başarı beklemek, içi boşalmış bir silahla ateş etmeyi beklemekten farksızdır. Çünkü ne kadar yetenekli olursa olsun, ne kadar çalışırsa çalışsın, bir futbolcu kendini güvende hissetmediği, kulübünün geleceğini net göremediği bir ortamda en yüksek performansını sergileyemez. Ve bir takım, içindeki herkes tedirginse, kazanamaz.
Fenerbahçe'nin içine düştüğü psikolojik atmosfer, stresli bir ortamda, başkalarının başarısızlığı üzerinden konum devşirmeye dayanıyor. Bu, güven vermekten uzak, korku ve gerilim üreten bir ortam. Ve bu ortam, başarının önündeki en büyük engellerden biri. Çünkü yetenek, psikolojik olarak güvende hissetmediğin bir yerde işlemez. Bir futbolcu, kulübündeki siyasi gerilimi bir tehdit olarak algıladığı anda, yaratıcı paslar atmak yerine güvenli geri pasları tercih eder. İkili mücadelelere girmez. Risk almaz. Sorumluluk almaz. Ve bir takımda herkes sorumluluktan kaçıyorsa, o takımın şampiyon olması imkânsızdır.
Dışarıda Arayıp İçeride Bulamamak: Kontrol Odağı ve Dışsallaştırma
Julian Rotter’ın kontrol odağı kavramı, insanların yaşadıkları olayların nedenini nerede gördüklerini açıklar. Fenerbahçe’deki başkan adaylarının demeçlerine baktığımızda, neredeyse tamamının dışsal kontrol odağı dilinde konuştuğunu görürüz: “Bu teknik direktör gelecek, bu futbolcu transfer edilecek, her şey çözülecek.” Peki ya içteki gerilimler? Başarısızlıkta yönetimin payına düşenler? Medyanın, taraftarın, futbol takımının içindeki muhalefetin payına düşenler? İçsel kontrol odağından uzaklaştıkça, tüm kontrolü dışarıya atfettikçe, ortaya çıkan tablo yavaş yavaş öğrenilmiş bir çaresizliğe dönüşmekte.
Fenerbahçe’nin içindeki sorunları görmesi için son bir fırsat olarak değerlendirmek gerekir bu başkanlık yarışını. Ama görebildiğim kadarıyla iki başkan adayı da başarıyı dışsal faktörlerde aramakta. İçsel odağı da dışsal faktörleri transfer gücü olarak görmekte. Oysaki içsel kontrol odağı bununla ilgili bir durum değil. İçsel kontrol odağı, “Ben her şeyden sorumlu değilim ama kendi payımdan sorumluyum” diyebilmektir. Ama burada durum tam tersidir; herkes kendi payından kaçarken başkasının payını işaret etmektedir. Herkes suçu dışarıda ararken, içerideki kırılganlıkları görmezden gelmektedir. Ve işte tam bu noktada, öğrenilmiş çaresizlik kapıdadır. Çünkü bir topluluk, sorumluluk almaktan kaçtıkça, çözüm üretme iradesini de kaybeder. İrade kaybolduğunda ise geriye sadece beklemek kalır.
Kim beklenir? Belki bir mucize. Belki bir kurtarıcı. Tıpkı Samuel Beckett’ın Godot’yu Beklerken oyunundaki gibi: Beklenir, gelen olmaz, ama beklenir. Ve mucizeler gelmediğinde, kurtarıcılar birer birer hüsrana uğradığında, geriye yalnızca yitirilmiş yıllar ve büyüyen kırgınlıklar kalır. Ve işte tam da bu noktada öğrenilmiş çaresizliğe bağlı majör bir depresyon kapıda demektir.
Pekiştireç Değeri: Neden Hiçbir Vaat Eski Heyecanı Yaratmıyor?
Rotter’ın pekiştireç değeri kavramı aslında oldukça basit bir denkleme dayanır: Bir insanın bir davranışı gösterme olasılığı, iki şeyin çarpımına bağlıdır. Birincisi, o davranışın sonucunda bir pekiştireç elde edeceğine dair beklentisi; ikincisi ise o pekiştirecin onun için taşıdığı değer.
Fenerbahçe’de başkan adayları, tüm propaganda araçlarını ve demeçlerini neredeyse sadece yapacakları büyük transferler üzerine kurmuş durumda. Kongre üyelerine sundukları pekiştireç hep aynı: “Ben şu yıldızı getireceğim, şu hocayı alacağım, şu stat projesini bitireceğim.” Arkasındaki varsayım ise şu: Bunlar şampiyonluğu, başarıyı getirecek. O kadar ki, bir başkan adayı artık rakibinin vaadinin “bir üstüne çıkmak” dışında anlamlı hiçbir şey söyleyemez hâle gelmiştir. Çünkü tüm vaatler aynı döngüyü besler. Bu döngü kırılmadıkça, hangi isim gelirse gelsin, hangi vaat yapılırsa yapılsın, sonuç değişmeyecektir. Çünkü sorun transferde değil, zihindedir.
Geçmişe bakalım. Defalarca benzer vaatler yapıldı. Defalarca büyük transferler gerçekleşti, ünlü hocalar getirildi, pahalı ve yetenekli isimler takıma dahil edildi. Ama şampiyonluk gelmedi. Her seferinde, kazanılan başkanlık yarışlarının ardından yaşanan hayal kırıklıkları ortada. Peki tüm bunlara rağmen sorunun aslında transferlerde olmadığı neden hâlâ görülmüyor? Çünkü başkasını suçlamak her zaman daha kolaydır. Asıl mesele, sorunun köklerini başka yerde aramayı gerektirir: Sayın Aziz Yıldırım’ın ilk başkanlığını bir oy farkla kazandığı günlerden, başkanlığı Sayın Ali Koç’a kaptırdığı seçimlere ve oradan da bugüne uzanan sürecin izdüşümlerinde, kazanan ile muhalefet arasındaki ilişkinin karmaşık dokusunda. Ama bu, daha zor bir sorgulamadır. Oysa pekiştireç değeri aslında tam da bu birlikteliği, bu ilişkiyi vaat eden bir durumla yakından ilgilidir.
Bilinen bir psikolojik ilke vardır: Zor elde edilen şey daha değerlidir. Yıllardır şampiyon olamayan Fenerbahçe’de gelecek bir şampiyonluk dev bir değer üretecektir. Adaylar bunun farkındadır ve bu değeri vaat ederler. Ancak şu kritik nokta gözden kaçırılıyor: Zor olan şeyin elde edilme ümidi arttıkça, başarısız olduğunda yaratacağı yıkım da büyür. Umut yükseldikçe, hayal kırıklığının bedeli ağırlaşır. Uzun vadede bu durum tam tersi bir etki yaratır: Başarısızlığı pekiştirir, öğrenilmiş çaresizliğe zemin hazırlar.
Bu süreç, Martin Seligman’ın ünlü deneylerinden bildiğimiz öğrenilmiş çaresizlik kavramını hatırlatır. Öğrenilmiş çaresizlik, bir canlının kontrol edemediği olumsuz uyaranlarla tekrar tekrar karşılaştığında “Ne yapsam değişmeyecek” inancına kapılarak pasifleşmesidir. Fenerbahçe’de bu durum, kulübün kolektif ruhuna işlemiş durumda: Hangi başkan gelirse gelsin, bir süre sonra aynı eleştiriler başlıyor. Çünkü sorunun kendisini görmek daha zor, daha maliyetli. Hangi hoca getirilirse getirilsin, bir süre sonra aynı kader onu bekliyor. Hangi futbolcu alınırsa alınsın, bir süre sonra form düşüklüğü, motivasyon kaybı, medya baskısı… Bu döngü, kulüp yönetiminde, taraftarda ve hatta oyuncuların zihninde şu inancı pekiştiriyor: “Fenerbahçe’de ne yaparsan yap, sonuç değişmiyor.” Öğrenilmiş çaresizliğin en tehlikeli yanı şudur: İnsanlar artık kaçma ya da mücadele etme girişiminde bile bulunmazlar. Sadece beklerler. Ve bu bekleme hali, hareketsizliğe, hareketsizlik ise çürümeye dönüşür.
Lacan’ın Penceresinden: Eksiklik Hissi ve Başkasının Arzusu
Şimdi biraz da psikanalitik bir mercek koyalım. Jacques Lacan’a göre insan, doğası gereği eksik bir varlıktır. Bu eksiklik hissi asla tamamen giderilemez. Ancak insan, bu eksikliği gidermek için sürekli olarak başkasının arzusuna yönelir. “Başkası ne istiyor? Başkası neye değer veriyor? Ben o şey olursam, o şeye sahip olursam, tamamlanırım” düşüncesiyle hareket eder.
Fenerbahçe’deki başkanlık yarışını bu kavramla okuduğumuzda ilginç bir tablo ortaya çıkar: Her başkan adayı, aslında Fenerbahçe’nin eksikliğine değil, başkasının gözünde nasıl kabul göreceğine odaklanır. Bunun sonucu olarak da, yapay bir eksiklik tanımlar ve eksikliği kendi vaatleriyle doldurmaya çalıştığı alana taşır. “Şampiyonluk gelmiyor, demek ki şu eksik” der. Ama bu eksiklik hiçbir zaman bir farkındalıkla verilmez. Ötekinin arzusu üzerinden tanımlanır. Kolaya kaçılır. Ötekinin arzusu bir talebe dönüştürülür. Bazen “iyi bir forvet”tir eksik olan, bazen “adil hakem kararları”. Bunlar karşılansa da sonuç değişmez. Eksiklik giderilmez. Ve adaylar, başkasının arzusuna göre konumlanırlar. Takımın içindeki başarısızlıktaki paylarını görmezden gelirler. Bu daha kolaydır. Ötekinin eksiği, yanlışı kendi başarısının nedenine dönüşür. Oysaki ötekinin başarısızlığındaki pay, kendi başarısızlığındaki payın aynısıdır. Yani ötekinin eksikliğini arzulamak. Başkan adayları bu arzuyu tanımlayıp ona yanıt vermek yerine, sürekli olarak arzuyu transferlerle, isimlerle, bütçelerle ikame etmeye çalışıyorlar. Lacancı bir deyişle: Arzunun nesnesi sürekli kayıyor. Hiçbir transfer o boşluğu dolduramıyor çünkü boşluk aslında futboldan daha derin bir yerde. O boşluk, belki de ait olma, onaylanma, değer görme gibi temel insani ihtiyaçlarla ilgilidir. Ve futbol, bu ihtiyaçların yalnızca bir tezahürüdür.
Kaçınılmaz Tablo: Kim Kazanırsa Kazansın, Kaybeden Fenerbahçe
Her iki başkan adayının birbirlerine söyledikleri ve yönetim anlayışları dikkate alındığında, ortaya şu çarpıcı tablo çıkıyor: Başkanlık yarışı kimin lehine tamamlanırsa tamamlansın, ortaya çıkan psikolojik atmosfer, Fenerbahçe’ye başarıyı değil; daha fazla saha dışı çekişmeyi, daha kaotik bir geleceği ve saha içinde neredeyse kaçınılmaz bir performans düşüklüğünü getirecektir.
Çünkü adaylar, birbirlerini suçlayarak, geçmişin yaralarını deşerek, kırgınlıkları büyüterek kampanya yürütüyorlar. Ve tüm bu gerilim, kulübün içine sinmiş durumda. Bu ortamda, Rotter’ın dışsal kontrol odağı giderek güçleniyor. Herkes suçu dışarıda arıyor. Başarısızlıktaki kişisel paylar görülmez, göz ardı edilir. Tüm neden dışarda, o zaman dışarıyı değiştirelim: Bu başkan gitsin, öteki gelsin. O futbolcu olmadı, bunu alalım. Öyle aldık, “menajerler aracılığıyla” aldık olmadı, şimdi doğrudan “kulüpten” alalım, “babasından” alalım. Öyle almıştık pahalı olmuştu, şimdi pahalıyı ucuza alalım. Komik söylemlere sıkışan, bir psikolojik intikam aracına dönüşmekte. Bu yolun sonu öğrenilmiş çaresizlik ve bu yolun sonu derin bir depresyondur. Pekiştireç değeri düşüyor çünkü artık hiçbir vaat, hiçbir transfer, hiçbir isim eski heyecanı yaratmıyor. Anlamı kaybediyoruz. Ve Lacan’ın eksiklik hissi o kadar büyüyor ki, hiçbir başkan, hiçbir arzu nesnesi bu boşluğu dolduramıyor.
Gerçek Çözüm: Transfer Değil, Psikolojik Sözleşme
Fenerbahçe’nin bugün ihtiyacı olan şey, yeni bir transfer ya da teknik direktör değil. Önceki başarısız olarak gönderilen teknik direktörlerin her biri, büyük umutlarla ve heyecanla transfer edilen sonra da başarısız diye gönderilen futbolcuların kendisi, Fenerbahçe futbol takımını hem ligde şampiyon yapmaya hem de Avrupa’da başarıya götürmeye yeter de artar bile. Yani ihtiyaç yeni bir teknik direktör, yeni bir transfer değil, yeni bir bakış açısı. İhtiyacı olan şey, saha dışındaki gerilimleri saha dışında bırakabilecek, oyunculara “Burası güvenli, burada hata yapabilirsin, burada sorumluluk almaktan korkma” diyebilecek bir psikolojik çerçevedir. Bunlar sözle söylenmez, psikolojik atmosfer bunu söyler, buna teşvik eder.
Bu çerçeve, başkan adaylarının demeçlerinde henüz yok. Adaylar hâlâ birbirlerini suçluyor, hâlâ geçmişi kazıyor, hâlâ kurtarıcıyı dışarıda arıyor. Oysa kurtarıcı, gelecek transferde değil; yönetim kurulunun, taraftarın, medyanın ve oyuncuların arasında kurulacak yeni bir psikolojik sözleşmede saklı. Hem Sayın Aziz Yıldırım’ın söylemleri hem de Sayın Hakan Safi’nin söylemleri dikkate alındığında, başkanlıklarında bu psikolojik sözleşmeyi gerçekleştirebilmeleri, bunu bir eksiklik olarak görme olasılıkları çok zayıf bir durum.
Kontrol odağını içeriye çevirmeden, pekiştireç değerini yeniden tanımlamadan, öğrenilmiş çaresizlikten sıyrılmadan ve Lacan’ın deyimiyle boşluğu doldurmak için başkasının arzusuna esir olmaktan vazgeçmeden, bu sözleşme kurulamaz. Ve bu sözleşme kurulmadıkça, hangi futbolcu gelirse gelsin, hangi başkan seçilirse seçilsin, sonuç değişmeyecek. Çünkü Fenerbahçe’nin en büyük şampiyonluğu, sahada değil, zihinde kazanılacak. Ve o şampiyonluk henüz çok uzakta.
Son Söz: İki Yol, Bir Gelecek
Bu saatten sonra iki başkan adayından birinin ötekinin lehine adaylıktan çekilmesi, mevcut başkanın da intikam duygusuyla değil, kucaklayıcı bir tutumla hareket edebilmesiyle bir değişim mümkün olabilir. Eğer bir çekilme söz konusu değilse, o zaman iki adayın da suçlayıcı, yargılayıcı bir dilden vazgeçmeleri; transfer üzerinden değil, daha demokratik, daha katılımcı bir yönetim vaadiyle kucaklayıcı bir dili ikame etmeleri, Fenerbahçe’nin geleceği adına hayati önem taşımaktadır. Çünkü bir kulübün kaderi, yalnızca bütçelerle ya da transferlerle değil; en çok da o kulübün içinde kurulan güven, aidiyet ve ortak zihniyetle belirlenir. Ve bugün Fenerbahçe’de en çok eksik olan şey, ne bir antrenör, ne bir golcü ne de bir oyun kurucudur. Bugün Fenerbahçe’de en çok eksik olan şey, birbirine güvenen bir “biz” duygusudur. Bu duygu inşa edilmeden, hiçbir başkanlık vaadi kalıcı bir başarı getirmeyecektir.






















Yorumlar