top of page
Varlık 2_4x_edited.png

2026 Dünya Kupası’nın ardından



Yüz dört maçlık maraton pazar gecesi başlayıp pazartesi günü sona erdi ve belki de tüm zamanların en tuhaf Dünya Kupası İnfantino ve Trump’ın ellerinde hak eden İspanya milli takımına verildi. Turnuvanın başlangıcından itibaren tuhaflıklar ve akıl almaz uygulamalar kendisini hissettirmeye başladı. FİFA başkanı İnfantino her fırsatta futbolun değil siyasetin tarafını tutmak suretiyle yerini daha en başından belli etmeyi sürdürdü. Hatta bu öylesine garip bir duruma dönüştü ki turnuva boyunca Arjantin milli takımının ve kaptanı Messi’nin koruyup kollanması ile sürüp giden organizasyonun son karşılaşmasında siyaset değil futbol kazandı diyebiliriz.


1978 yılında Arjantin’de düzenlenen ve ev sahibi takımın kazandığı turnuvadan bu yana tam on üçüncü Dünya Kupasını baştan sona izledim. Bugüne kadar izlemiş olduğum hiçbir Dünya Kupası final karşılaşmasında finalist takımlardan bir tanesinin bu kadar silik ve etkisiz bir oyun oynadığını hatırlamıyorum. Maç boyunca İspanya milli takımının baştan sona Arjantin takımını etkisiz hale getirdiği ve Arjantin milli takımının maçın başından sonuna kadar faul yapmanın-ki asıl faul yapmanın ötesinde amiyane tabirle söylemek gerekirse pislik yapmak demek daha doğru olacaktır. Özellikle de Paredes’in oyuna girdiğinden sonra yapılanlara dikkatle bakıldığında ne demek istediğimi ve hakemin nasıl bir eyyamcı olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz-dışında maçı adeta penaltılara götürmeye uğraştığı bir karşılaşma izledik.


İspanya milli takımının teknik direktörü De la Fuente’nin 2 milyon Euro maaş aldığını bunun karşısında milli takımımız teknik direktörü Vincenzo Montella’nın 2,5 milyon Euro maaşı olduğunu bu vesile ile bir kez daha not edelim ve De la Fuente’nin şu anki milli takımdaki oyuncuların önemli bir kısmı ile genç takımlardan bu yana birlikte çalışmayı sürdürdüğünü de hatırlatalım. 


İspanya milli takımı bu turnuvada oynadığı sekiz karşılaşmada sadece bir gol yedi ve son otuz sekiz milli maçını kaybetmedi. Üstelik yarı final ve final karşılaşmalarında önce Fransa’yı ardından Arjantin’i yani son iki Dünya Kupası'nın şampiyonu olan takımlara karşı adeta eze eze maçları tamamlamayı başardı. Johan Cruyff ile başlayan ve Barcelona takımının uzun yıllar boyunca sürdürdüğü futbol ekolünün milli takım düzeyinde de sürdürülmesi sonrasında gelen istikrarlı futbolun yansımasını dün gece iliklerimize kadar hissettik. Sahada başından sonuna kadar ne istediğini bilen ve bunu elde etmek için sürekli mücadele etmeyi sürdüren üstelik hakemin bütün eyyamlarına karşın-atılan iki golün iptal kararlarının da çok tartışmalı olduğunu eklemeliyiz-dimdik sahada varlığını sürdüren bir İspanya milli takımı seyrettik. İspanya’nın kazanmasına yürekten sevindiğimi ve bu kez futbolun kazandığını söylemek istiyorum çünkü eğer maç penaltılara gitse ve tersi bir sonuç ortaya çıksaydı, bu duruma başta İnfantino ve Trump olmak üzere Arjantinliler kadar İsrailliler de fazlasıyla sevineceklerdi.


Maçın bitiminde yaşanan rezaletin ekranlara yansımasına karşın olaylara karışan isimlerin yine aynı kişiler olması hiç ama hiç şaşırtıcı değildi. Maç boyunca futbol oynamak yerine her türlü alengirli işleri deneyen Arjantin milli takımının timsah gözyaşları dökmesi ise inandırıcı olmaktan son derece uzaktı. Maç içerisindeki iki pozisyon Messi ve arkadaşlarının nasıl bir anlayış içerisinde buraya kadar getirildiklerini göstermesi açısından ipuçları taşıyor diyebilirim. Bunlardan ilki Enzo Fernandez’in atıldığı pozisyon esnasında yaşanan tartışmalar içerisinde Messi’nin rakibin sol beki Cucurella’nın oyundan atılması için ağzını kapatıyor yaygarasına başvurmasıydı. İkincisi ise maçın son dakikalarında yine Messi’nin vurduğu sert şutun Merino’nun başına isabet etmesi sonrasında yere düşmesi ile hakemin oyunu durdurması ve Messi’nin en ufak bir insani hassasiyet göstermemesiydi. Grup eleme maçlarından başlayarak hakemlerin koruyup kollaması ile finale getirilen Arjantin takımının, final maçındaki performansı bir dönemin sona erdiğini gösterdi. Bundan sonra kolay kolay tek bir adamın etrafında bütünleşen ve onu koruyup kollama üzerinden devam eden bir milli takım görebileceğimizi pek sanmıyorum.


Gelelim turnuvanın siyasal boyutuna, başından itibaren gerek FİFA gerekse de Trump bu organizasyonun başka bir aşamaya geçirilmesi için ellerinden geleni yaptılar. Turnuva boyunca yaşanan rezaletlerin bir numaralı sorumlusu FİFA ve onun başındaki İnfantino’dur. Ama asıl ilgi çekici olan husus İsrail Başbakanı Netanyahu’nun açık bir biçimde Arjantin ve Messi’den yana tavır aldığını ortaya koyması ve bu doğrultuda Arjantin’in bütün maçlarında İsrail bayraklarının sahalarda boy göstermiş olmasıdır. Bunun karşısında ise Dünya Kupası başlamadan eleştirilerini dile getiren ve Filistin davasına birçok Müslüman ülkeden çok daha fazla sahip çıkan İspanya’nın maçlarında Filistin bayrağının tribünlerde boy göstermesidir. Hatta bütün maçlarda İspanyol forması ile maçları takip eden Javier Bardem’in ‘İspanya her zaman Filistin’in yanındadır. Var olmak direnmektir’ sözleri ve Filistin bayrağı açmış olması unutulmaz bir görüntüydü. ABD oyuncusu Ballagun’un kırmızı kartının bir telefon ile yok sayılması uygulaması bugüne kadar tanık olmadığımız bir yalakalık örneği olarak tarihteki yerini almıştır. FİFA başkanı ve ABD başkanının kupayı verdikleri anda kutlamanın içerisinde kalma çabaları ve daha sonra İnfantino’nun Trump’ı oradan uzaklaştırması da dikkat çekiciydi.


Bu turnuva, ilerleyen yıllarda futbolun su molaları ile dört devreye ayrıldığı ve on beş dakikalık devre arasının final maçında yarım saate uzatıldığı ilk organizasyon olarak anılacaktır. Bir başka ifadeyle futbolun metalaşma sürecinin doruk noktası olarak niteleyebileceğimiz organizasyon sayesinde bundan sonraki hiçbir turnuva eskisi gibi olamayacaktır! Belki son derece keskin bir argüman olacak ancak bundan sonraki her turnuva biraz daha fazla futbolun yerine başka unsurların konuşulacağı bir anlayışın etkisinde geçecek gibi duruyor. Bir başka deyişle daha az futbol daha fazla show business üzerinden konuşacağız ve her seferinde bu durum biraz daha sıkıntı yaratacak.


Kırk sekiz takımın içerisinde kanaatimce en ilgi çekici olan ve belki de tüm dünyanın ilgisini üzerinde toplayan takım Yeşil Burun Adaları olmuştur. Dünya kupası finalini oynayan iki takımında doksan dakika süresince bu takımı yenemediğini hatırladığımızda, söz konusu ekibin ne kadar özel bir yer işgal ettiği daha iyi anlaşılacaktır. Bunun dışında Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Senegal, Norveç, Japonya, Mısır, İran, Fas, Meksika takımlarına özel bir sayfa açılması gerekmektedir. Milli takımımız söz konusu olduğunda ise ne yazık ki bu turnuvaya iyi bir hazırlıkla gelmediğimizi ve turnuva süreciyle birlikte sonrasını da kötü yönettiğimizi belirtmek durumundayım. Başarısızlığın faturasının çıkartılmadığı üstelik sanki Dünya Kupasında madalya kazanılmış gibi primler dağıtıldığı bir sürecin içerisinden geçtik. FİFA’nın katılım payı olarak verdiği ücretin üzerine eklenen paraların oyunculara dağıtılması meselesinin unutulup gitmiş olması üzüntü vericidir. İz bırakabileceğimiz bir Dünya Kupasında hiçbir varlık gösteremeden evimize döndük ve kısır tartışmalarımızla baş başa bırakıldık.


11 Haziran tarihinde başlayan ve 19 Temmuz tarihinde sona eren futbol dolu günler ve gecelerin ardından kupanın gerçekten hak eden İspanya tarafından kazanılmış olması sevindirici bir durumdur. Öte yandan dört yılda bir dünya kupalarını bekleyen futbolseverler açısından maç sayısının artması ve yüklü maç trafiği eski keyifli günlerin artık mazide kaldığının da bir göstergesidir. Değişen dünya ve algılarımız kadar futbolun kendisinin de olduğu gerçeği bundan sonraki dünya kupalarının öncekilerden başka türlü olacağının ipuçlarını bünyesinde taşıyor gibi gözükmekte. Dilerim elimizdeki futbol zevkinin içine daha fazla limon sıkmazlar ve onu bizlerden soğutacak girişimleri azaltırlar.

 

Yorumlar


bottom of page